Kategori: Sağlık

  • Polen Alerjisi Baharı Kabusa Çevirmesin !

    Polen Alerjisi Baharı Kabusa Çevirmesin!

    Bahar döneminde polenlere maruz kalmanın astım hastalarında şikayetlerin artmasına ve hatta astım ataklarına neden olduğunun altını çizen Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, Astım Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ferda Öner Erkekol, “Polen alerjisi olan bireylerde mutlaka burun akıntısı, hapşırık, burun damak kaşıntısı ile seyreden alerjik rinit bulgularının olması gerekmez.

    Bazen sadece öksürük, nefes darlığı ve hırıltı ile seyreden astım tablosuyla da karşılaşabiliyoruz. Bu nedenle şikayetler artmadan astım hastalarının alerji testleri ile polen alerjisi olup olmadığının değerlendirilmesi için alerji ve immünoloji uzmanlarına başvurmaları önemlidir” dedi. İlkbaharın gelmesi, doğanın canlanması ile dış ortamda geçireceğimiz zamanların süresi artmaya başladı. Ancak açık havada geçirilecek keyifli vakitler alerjik kişiler, özellikle de polen alerjisi olan astım hastaları için zorlayıcı bir dönem olabilmektedir.

    Polenler Astım Ataklarına Neden Olabilir!

    Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de polen alerjisi azımsanmayacak düzeyde karışımıza çıkıyor. Ülkemizin farklı bölgelerinde yer alan bitki örtüsünün etkisi ile polen alerjisi olan birey oranının %5-10 arasında olduğuna dikkat çeken Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, Astım Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ferda Öner Erkekol, alerjik astımlı bireylerde polen alerjisinin üçte bir oranında görüldüğünü vurgulayarak şunları söyledi: “Astım krizi, öksürük, nefes darlığı, hırıltı, göğüste tıkanma ve baskı hissi ile seyreder. Bu yakınmalar zaman içinde artıp azalabilir, yani değişkendir. Bu değişkenlikte etkili olan noktalardan biri önemli tetikleyiciler olan alerjenler ile karşılaşmadır. Polen maruziyeti astım gelişimine neden olmanın yanı sıra, astım hastalarında şikayetlerin artmasına ve hatta astım ataklarına neden olabilir. Polen alerjisi olan bireylerde mutlaka burun akıntısı, hapşırık, burun damak kaşıntısı ile seyreden alerjik rinit (saman nezlesi) tablosunun olması gerektiği düşüncesi yaygındır. Bu nedenle bazı polen alerjik astım hastalarının tanı alması gecikebilmektedir. Unutulmamalıdır polen alerjisi bir grup hastada yalnız öksürük, nefes darlığı ve hırıltı ile seyreden astım tablosu ile de seyredebilmektedir. Bu nedenle bahar döneminde bu tip yakınmaları olan hastaların astım açısından değerlendirilmek ve aynı şekilde astım hastalarının da alerji testleri ile polen alerjisi olup olmadığının değerlendirilmesi için alerji ve immünoloji uzmanlarına başvuruları önemlidir.

     Polen Alerjisi Baharı Kabusa Çevirmesin!

    Polen alerjik astımlıların bahar döneminde özellikle dikkat etmesi gereken bazı noktaları aktaran Prof. Dr. Ferda Öner Erkekol, “Bilindiği üzere astım düzenli takip ve uygun tedavi seçenekleri ile kontrol altına alınabilen ve hastaların büyük çoğunluğunun günlük yaşamlarını astımları yokmuş gibi yaşayabildikleri bir hastalıktır. Bu iyilik halini sağlayabilmek için en önemli nokta polen alerjik olan veya şüphesi olan hastaların polen sezonu öncesinde doktor kontrollerinin yapılması ve uygun tedavinin başlanılması, devam ettirilmesidir.   İlaç tedavisinin yanı sıra mümkün olduğunca polen maruziyetinin azaltılması gerekir. Polen maruziyetinin tam olarak engellenmesi pratikte mümkün olmamakla birlikte, dış ortamda yapılacak faaliyetlerin özellikle egzersiz gibi zorlayıcı faaliyetlerin polenizasyonun yoğun olmadığı saatlerde yapılması, dış ortamda maske takılması, eve gelindiğinde giysilerin değiştirilmesi ve el-yüz yıkanması ile polenlerin mümkün olduğunca uzaklaştırılması önerilir.”

    Değişen Hava Sıcaklıkları ve Viral Enfeksiyonlar Astımınızı Tetikleyebilir! 

    Bahar döneminde astımı tetikleyen tek etkenin polenler olmadığının altını çizen Prof. Dr. Ferda Öner Erkekol, “Değişken hava sıcaklıkları ve viral enfeksiyonlar da astımın önemli tetikleyicileridir” dedi.  Son günlerde hızı azalmış olmakla birlikte bu baharı da COVID 19 hastalığı ile birlikte yaşayacağımızı ileten Erkekol, bu nedenle özellikle şikayetleri artan astım hastalarının, mevcut durumlarının değerlendirilmesi ve viral enfeksiyona veya polen alerjisine bağlı kötüleşmenin ayırt edilebilmesi için doktor başvurularını geciktirmeden yapmalarını önerdi. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Sağlıklı Oruç İçin Süt Ve Süt Ürünleri Tercih Edin!

    Sağlıklı Oruç İçin Süt Ve Süt Ürünleri Tercih Edin!

    Ramazan ayının gelmesiyle birlikte tüketilmesi gereken gıdalar ve doğru beslenme konuları daha çok gündeme gelmeye başladı. Uzmanlar, içinde bulunduğumuz Kovid-19 pandemi günlerinde oruç tutarken bağışıklık sisteminin güçlü tutulması ve vücuttaki sıvı dengesinin korunması için süt ve süt ürünlerinin tüketiminin önemini vurguluyor.

     

     

    Ramazan ayında, hem tutulan oruç süresinin uzunluğu hem de pandemi sebebi ile bağışıklığın güçlü tutulması gerektiğine vurgu yapan Ankara Üniversitesi Gıda Güvenliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Nevzat Artık “Pandemi nedeniyle doğru beslenme ve bol sıvı alımı daha da önemli hale geldi. Vücudun sıvı dengesinin korunması açısından oruç tutan kişilerin sıvı tüketimi konusunda dikkatli olması gerekiyor. İftar ve sahurda vücudun gün içinde yaşadığı sıvı kaybını gidermeye yardımcı olmak üzere suyun yanı sıra, süt, ayran ve kefir gibi içeceklerden de faydalanılabilir. Proteince zengin olan bu gıdalar midenin boşalma süresini uzatmakta, acıkmayı geciktirmekte ve tokluk hissi yaratmaktadır. Bu bağlamda protein içeriği yüksek olan süt ve süt ürünleri tokluk hissi verirken, aynı zamanda vücudun sıvı ihtiyacının karşılanmasına destek sağlamaktadır” dedi.

    Sağlıklı Oruç İçin Süt Ve Süt Ürünleri Tercih Edin!

    Yoğurdun da Ramazan menüsünde mutlaka yer alması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Artık, süt ve süt ürünlerinin, bileşimindeki karbonhidrat, protein, yağ, kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum ve B vitaminleri başta olmak üzere daha birçok aktif ögeyi içinde dengeli olarak barındıran önemli gıda maddeleri olduğunu belirtiyor.

  • Bu Belirtiler Omurga Tümörünün Habercisi Olabilir!

    Bu Belirtiler Omurga Tümörünün Habercisi Olabilir!

    Boyun, sırt ve bel bölgesinde yaşanan ağrılar farklı nedenlerden kaynaklanabiliyor. Bu bölgede hissedilen ağrılar genellikle kas kaynaklı olsa da, özellikle gece uykudan uyandıran ağrılar daha ciddi rahatsızlıklara işaret edebiliyor.

     

     

    Bu tabloya kol ve bacaklarda uyuşma, güçsüzlük, idrar ve büyük tuvaleti tutamamak gibi sorunlar da ekleniyorsa genellikle omurga tümöründen şüpheleniliyor. Ancak benzer belirtiler bel ve boyun fıtığında da ortaya çıkabildiği için teşhis ve tedavide geç kalınabiliyor.  Doç. Dr. İsmail Oltulu, omurga tümörleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

    Omurga tümörleri omurganın her yerinde çıkabilir

    Omurganın tümörleri primer( birincil) ve metastatik tümörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Primer omurga tümörleri, omurganın kendi kemik ya da yumuşak dokusundan köken alıp büyüyen tümörlerdir. Metastatik omurga tümörleri ise başka dokulardan kaynaklanıp omurgaya sıçrayabilmektedir. Omurgada en sık meme, akciğer, prostat, mide ve bağırsak tümörlerinin metastazları görülmekle birlikte diğer bölge tümörlerinin de yayılımı olabilmektedir. Omurga vücutta kemik metastazlarının en sık görüldüğü bölgelerin başında gelmektedir. Omurga tümörleri kafatasından kuyruk sokumuna kadar ilerleyen omurga üzerinde her yerde ortaya çıkabilmektedir.

    Ağrılar gece uykudan uyandırıyorsa…

    Omurganın, gövdeyi ayakta tutmanın yanı sıra içerisinden geçen omuriliği bir kafes gibi sararak koruma görevi de bulunmaktadır. Omurgada oluşan tümörler ister iyi huylu ister kötü huylu olsun büyüklüğüne bağlı olarak omuriliğe baskı yapabilmektedir. Tümörün yarattığı baskıya bağlı olarak;

    • Boyun, sırt ya da bel ağrısı
    • Kollara ve bacaklara yayılan ağrılar
    • Kollarda ve bacaklarda yanma uyuşma
    • Kas gücü kaybı(felç)
    • İdrar ve büyük tuvaleti tutamamak gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir.

    Kötü huylu omurga tümörlerinde ağrılar inatçı karakterde ve gece uykudan uyandıran tarzda yaşanabilmektedir.  Aynı zamanda kilo kaybı da kötü huylu omurga tümörlerinde bu belirtilere eşlik edebilmektedir. Genç yaşta görülen iyi huylu bazı omurga tümörlerinde ağrı ile birlikte hastalarda skolyoz görülebilmektedir.Bu Belirtiler Omurga Tümörünün Habercisi Olabilir!

    Doktora başvurmakta gecikmeyin

    Yaşanan belirtiler hasta tarafından bel fıtığı gibi farklı rahatsızlıklarla karıştırılabildiği için doktora başvurma konusunda geç kalınabilmektedir. Doktor muayenesinin ardından Manyetik Rezonans (MR), Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve röntgen gibi radyolojik görüntülemelerle şikâyete neden olan lezyon kolaylıkla belirlenebilmektedir. Omurga tümörü belirlendikten sonra kapalı biyopsi yöntemi ile tümörün tanısı konulabilmektedir. Ayrıca belirlenen lezyonun omurga kaynaklı primer tümör veya metastaz kaynaklı olup olmadığının belirlenmesi için PET CT görüntülemesi de yapılmalıdır. Omurgaya sık metastaz yapan meme, akciğer, prostat, tiroid gibi organlarında incelenmesi, bazı özel kan tahlilleri ile laboratuvar incelemelerinin yapılması da teşhis bakımından önemlidir.

    Omurga tümörlerinde tedavi kişiye özel planlanıyor

    Omurga tümörlerinin tedavisi;  omurga cerrahi, medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, nükleer tıp, radyoloji ve girişimsel radyoloji ile algoloji uzmanlarının beraber hareket etmesini gerektiren multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Primer ve metastatik omurga tümörlerinin tedavisi farklılık göstereceği için tedavinin kişiye özel planlanması gerekmektedir. Primer yani omurganın kendisinden kaynaklanan tümörlerde, tümör tek parça halinde vücuttan uzaklaştırılmalıdır. Metastatik omurga tümörlerinde tedavi;

    • Tümörün büyüklüğüne
    • İçerisinden geçen omuriliğe yaptığı bası miktarına
    • Tümörün tipine
    • Omurganın hangi bölgesinde olduğuna
    • Radyoterapiye duyarlı olup olmamasına
    • Hastanın yaşına, genel durumuna ve beklenen yaşam süresine bağlı olarak değişmektedir.

    Metastatik tümörlerde hedef hastanın yaşam süresini uzatmakla birlikte yaşanan şikayetleri azaltmak, ağrıyı gidermek, yaşam kalitesini artırmak, gelişebilecek felç gibi riskleri ortadan kaldırmaktır. Her hastaya özgü farklı tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Modern teknolojik araçlarla metastatik omurga tümörlerinde kapalı ameliyatlar, ameliyatsız radyo cerrahi denilen sterotaktik radyoterapi yöntemleri ya da cerrahi ile birlikte kombine edilen radyoterapi yöntemleri uygulanabilmektedir.

  • Mevsiminde Beslenme Gezegeni Koruyor!

    Mevsiminde Beslenme Gezegeni Koruyor!

    Beslenme, anne karnından başlayarak hayatın sonuna kadar süren en temel ihtiyaç.  Yeterli ve dengeli beslenmenin sağlıklı bir yaşamın anahtarı olduğunu belirten Diyetisyen Sibel Mumcu, “Doğa bize farklı coğrafyalarda ve yılın farklı zamanlarında birbirinden lezzetli ve zengin içerikte besin kaynakları sunar. Kendi yaşadığımız coğrafyada ve mevsiminde yetişen tüm besinler hem kendi sağlığımız hem de gezegenin sağlığı için en iyi olandır” dedi.

     

     

    Mevsimin kendi koşullarında yetişen, güneşinde olgunlaşan, zamanında hasat edilen ve kısa süre içinde tüketilen mevsim meyve sebzelerinin besin içeriğinin hem daha yüksek hem de mevsim koşullardan kaynaklı beslenme ihtiyacını karşılamak için çok uygun olduğunun altını çizen Sibel Mumcu, “Örneğin; kış mevsiminde yetişen sebze ve meyveler içerdikleri yüksek A ve C vitamini (tüm turunçgiller, pazı, ıspanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler) ile bağışıklık sistemimizin güçlü olmasını sağlayarak başta soğuk algınlığı olmak üzere pek çok enfeksiyona karşı vücudumuzu korurlar. Ya da yaz mevsiminde yetişen karpuz, salatalık, domates, kabak gibi meyve sebzeler yüksek su içerikleriyle vücudunuzun artan sıvı ihtiyacını karşılamada önemli yere sahip” dedi.

    Mevsiminde beslenme sera gazları salınımının azaltılmasına destek oluyor

    Mevsiminde yetişen sebze ve meyvelerin, o mevsimin koşullarına uygun sıcaklık, nem ve güneş ışığında büyüdükleri için kendi kendilerine olgunlaştıklarını hatırlatan Sibel Mumcu, “Mevsim sebze meyveleri olgunlaştıktan sonra hasat edildiklerinde uzun yolculuklarda hızla bozulacakları için, genelde yakın çiftliklerden ve yerel üreticilerden satın alınırlar. Bu da hem küçük işletmelerin desteklenmesini hem de besin içeriği daha zengin yiyeceklere kolay, hızlı ve daha ucuz ulaşmamızı sağlar” şeklinde konuştu. Yaşanan yer dışından temin edilen tüm besinler, sofraya ulaşana kadar ne kadar uzun yol kat ederse o kadar fazla fosil yakıt kullanımına neden olduğunun altını çizen Sibel Mumcu, “Bu da gezegene daha fazla sera gazı salınması anlamına geliyor. Mesela tropik sebze meyveler genellikle hava yolu ile taşınıyor. Kullanılan yakıt nedeniyle de atmosfere çok fazla sera gazı salınıyor. Ayrıca sebze meyvelerin mevsimi dışında yetiştirilmesi sırasında enerji ve doğal kaynakların kullanımı da oldukça yüksek. Tüm bunlar mevsimi dışındaki sebze meyvelerin karbon ayak izlerinin de yüksek olduğu anlamına geliyor. Bu nedenle de mevsime uygun beslenme, aynı zamanda iklim sorunlarının en önemli sebeplerinden biri olan sera gazı salınımını azaltılması yanında doğal kaynakların gereksiz kullanımını da önleyerek, doğanın daha az kirlenmesine ve sürdürülebilir bir geleceğe de katkı sağlıyor. Biz Sodexo olarak tüm bunların bilinciyle faaliyet gösterdiğimiz tüm ülkelerde müşteri, tüketici ve çalışanlarımız için sağlık ve iyi yaşama katkı sunan çözümler geliştiriyor, bunları sunduğumuz hizmetlerin bir parçası haline getiriyoruz” dedi.

    Mevsiminde Beslenme Gezegeni Koruyor!

    Beslenme alışkanlıkları mevsime uygun hale getirilmeli

    Yemek hizmeti verdikleri tüm noktalarda menüleri hazırlarken tüketici gruplarının da özelliklerini dikkate aldıklarını dile getiren Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi ve Diyetisyen Sibel Mumcu, “Onların ihtiyaç duyduğu enerji ve besin ihtiyacını karşılarken hem lezzetli ve beğenisi yüksek yemekler sunuyor hem de daha iyi bir gelecek için besin seçimlerimizi yerel, mevsiminde ve sürdürülebilir kaynaklardan seçiyoruz. Mümkün olan her yerde yerel tedarikçilerle çalışıyoruz. Menülerimize yerel yemekleri dahil ediyor, bu yemeklerin bölge için önemi ve anlamı hakkında bilgilendirmeler yapıyoruz. Aynı zamanda yerel gıdaları tanıtıyor, bu gıdalar ile yeni tarifeler geliştiriyoruz. Beslenme alışkanlıklarını mevsime uygun hale getirmek çok önemli” dedi.

    Bölgede bulunan sebze ve bakliyatlar tüketilmeli

    Mevsiminde yetişen besinlerin bağışıklık sistemini güçlendiren antioksidan bileşikler, vitamin, mineral ve lif yönünden çok daha zengin olduğunu vurgulayan Sibel Mumcu, “Mevsiminde yetişen tüm bitkisel besinler doğanın doğal döngüsünde yetiştikleri için daha lezzetlidirler. Yetiştirilirken daha az doğal kaynak kullanıldığı için karbon ayak izleri düşüktür. Bu da gelecek nesiller için kaynakların korunmasında büyük katkı sağlar. Mevsiminde ve yaşadığımız coğrafyaya ait sebze-meyve tercih etmek aynı zamanda yerel ürünlerin korunmasını, bölgedeki yerel tarımın desteklenmesini de sağlar. Bu nedenle mevsiminde olmayan besinleri tüketmemeye özen gösterilmeli. Günümüzde her mevsim her çeşit sebze meyve bulunabiliyor olsa da örneğin patlıcan, kabak, çilek kış mevsimine ait değildir. Bunların yerine karnabahar, lahana, pırasa, portakal gibi mevsime ait olanlar tercih edilmeli” hatırlatmasında bulundu.

  • Pankreas Kanseri Tedavisinde Merak Edilen 10 Soru!

    Pankreas Kanseri Tedavisinde Merak Edilen 10 Soru!

    Pankreas, hastalanana kadar ismini çok da duymadığımız küçük bir organımız. Ortalama 100 gram ağırlığı, 20 cm boyu var. Pankreas, kan şekerinin düzenlenmesi ve sindirime yardımcı olan yapıların salgılanmasından sorumlu. Sindirdiğimiz her besinde pankreasın rolü var.

     

     

    Özellikle bu organda gelişen kanser, belirti vermeden sinsice ilerlemesiyle biliniyor. Pankreas kanseri tüm kanserler arasında sıklık açısından 9. sırada olmakla birlikte, kansere bağlı ölümlerde 4. sırada yer alıyor. Hal böyle olunca bilim insanları ‘en ölümcül’ kanser türleri arasındaki yerini en alt sıralara düşürmek için yeni yöntemler üzerinde çalışıyor. Günümüzde tedavi yöntemlerindeki gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sayesinde sinsice ilerleyen ve belirti verdiğinde çok geç kalındığı düşünülen pankreas kanseri, tedavi edilebilen hastalıklar arasına girebiliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişinin pankreas tanısı aldığını belirten Prof. Dr. Murat Gönenç açık ameliyatların yerini kapalı ameliyatların alması, neoadjuvan tedavilerin gelişmesi, farklı uzmanların bir araya gelerek tedavi konusunda ortak karar alması gibi çeşitli gelişme ve yeni yaklaşımların tedavi başarısını artırdığını vurguluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç, pankreas kanseri tedavisi hakkında merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    Tedavide tümörün evresi önemli mi?

    Hastalığın evresi belirlenmeden tedavi planı yapılmıyor. Pankreas kanseri ilk dönemlerinde bile lenf sıvısı, kan ve sinir dokusu yoluyla uzak bölgelere yayılabiliyor. Yapılan çalışmalar, bu hastaların kanında dolaşan kanser hücreleri olduğunu, bu hücrelerin uzak bölgelere sıçrayarak metastaz adı verilen yeni kanser odakları oluşturduğunu gösteriyor. Kanserin yayılımı, başka organlarda görülüp görülmemesi gibi etmenler hastalığın evresini ortaya koyuyor. Pankreas kanserinin kabaca dört evreye ayrıldığını anlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, evre belirlemenin tedavi yöntemlerini seçme ve bu yöntemlerin başarısını artırmada önemli rolü olduğunu belirtiyor.

    Pankreas Kanseri Tedavisinde Merak Edilen 10 Soru!

    En etkili tedavi yöntemi hangisi?

    Pankreas kanserinde en etkili tedavi olan cerrahi tedavi, kanserli dokuların temiz sınırlarla ve tam olarak çıkartıldığını teyit etme olanağı veriyor. Kanser cerrahisinde amacın, tümörü kesmeden, parçalamadan, yırtmadan kısacası tümöre hiçbir zarar vermeden ve geride tümör kalıntısı bırakmadan çıkartmak olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Pankreas kanserinde uzun soluklu ve kalıcı bir tedavi yanıtının olmazsa olmaz öğesi cerrahi tedavidir” diyor. Ancak çoğu zaman cerrahinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de kullanılıyor. Başta kemoterapi olmak üzere diğer yöntemlerin desteği olmaksızın sadece cerrahi tedavi ile pankreas kanserini yenmek genellikle mümkün olmuyor. Bu yöntemlerden hangisini ve hangi sırayla kullanılacağını belirlemek iyi bir tedavi şemasının belkemiğini oluşturuyor. Ameliyat öncesi kemoterapi kullanılan ve iyi yanıt alan tüm hastalar cerrahi tedavi adayı oluyor.

    Ameliyattan önce pankreasın evresi netleşiyor mu?

    Ameliyat öncesi klinik olarak bazı görüntüleme teknikleriyle hastalığın evresi belirlenmeye çalışılıyor. Ancak cerrahi olan hastalarda ameliyat öncesinde gerekli tüm incelemeler yapılmış olsa da, cerrahi sırasında ve sonrasında daha ileri bir evre saptanması mümkün. Cerrahi sırasında karnın içinde küçük kanser odaklarının, büyük damarların çevresine yayıldığı görülebiliyor. Cerrahi sırasında alınan kanserli dokuların patolojik incelemesi yapılıyor ve bu sonuçlar, ameliyat öncesi belirlenmiş olan klinik evreden daha ileri olabiliyor.

    Tedavide başarı oranını artıran faktörler neler?

    Cerrahi teknoloji, anestezi ve yoğun bakım tekniklerinin yanı sıra genel tıbbi bakımdaki gelişmeler, pankreas kanseri cerrahisinin sonuçları üzerinde de olumlu etki yapıyor. “Bir zamanlar pankreas cerrahisi de pankreas kanseri kadar kötü bir şöhrete sahipti” diyen Prof. Dr. Murat Gönenç sözlerine “Cerrahi teknik ve teknolojide meydana gelen gelişmeler sayesinde bugün artık büyük pankreas ameliyatlarına bağlı ölüm oranı yüzde 2-3’ün altına inmiştir.” diye devam ediyor. Aynı zamanda kemoterapi ve ışın tedavisindeki gelişmeler de başarıyı artıran diğer unsurlar. Cerrahi ve onkolojik yöntemler hastalığın durumuna göre birbirini destekleyecek şekilde kullanılarak tedavinin etkisi yükseltiliyor.

    Ameliyat yöntemi önemli mi?

    Günümüzde pankreas kanseri konusunda giderek artan tecrübe, pankreas cerrahisi konusunda çoğu ameliyatın kapalı yöntemle yapılmasını sağlıyor. Kapalı yöntemler; laparoskopik ve robotik cerrahi oluyor. Bilimsel çalışmalar pankreas kanseri cerrahisi söz konusu olduğunda açık ve robotik yöntemler arasında kanser cerrahisi açısından bir fark olmadığını gösteriyor. Ama kapalı ameliyatlar, hastada belirgin ölçüde az ağrı duyulmasını, hızlı iyileşmeyi ve normal hayata hızla dönülmesini sağlıyor. Bu da ameliyat sonrası süreçte hasta açısından önemli kazanımlar sağlıyor.

    Pankreas Kanseri Tedavisinde Merak Edilen 10 Soru!

    Önce ameliyat mı, kemoterapi mi?

    Bu sorunun yanıtının kanser tanı, tedavi ve takibinde rol oynayan tüm branşlardan uzmanların katıldığı tümör konseylerinde verilebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Hastanın genel sağlık durumu, hastalığın evresi ve cerrahi tedavinin riskleri gibi birçok unsur göz önünde bulundurularak en iyi karar verilmeye çalışılır. Kabaca, birinci evre haricinde, tedaviye kemoterapi ile başlanması tercih edilir” diyor.

    İleri evre pankreas kanseri tedavi edilebilir mi?

    Yakın zamana kadar dördüncü ve hatta üçüncü evre pankreas kanserinde cerrahi tedavinin hiçbir yeri olmadığına inanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Gelişen kemoterapi ilaçları ve protokolleri sayesinde bu evredeki hastaların bazılarında kemoterapiye son derece iyi yanıt alındığı görüldü. Evresi ne olursa olsun, kemoterapiye çok iyi yanıt alınan tüm hastalara olası cerrahi tedavi adayı gözüyle bakmak gerekiyor” diyor.

     

    Kemoterapi tedavide mutlaka kullanılıyor mu?

    Cerrahi, pankreas kanserinde temel tedavi yöntemi olsa da tek başına yeterli olmuyor. Hastalık, başka organlara yayılma eğiliminde olduğu için tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki eden tek yöntem olan kemoterapinin tedavide etkili bir unsur olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, “Kemoterapi, esas kanser odağının küçülmesini sağlayabiliyor. Bu sayede hem daha önce cerrahi olarak çıkartılmaya uygun olmayan tümörler, cerrahi uygun hale gelebilir hem de cerrahi tedavinin başarı şansı artırılabilir. Üstelik tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki edebilmesi de çok önemli bir kazanımdır” diye bilgi veriyor.

    Işın tedavisine ne zaman başvuruluyor?

    Işın tedavisinin pankreas kanseri tedavisinde de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Bu yöntem, kanserin kaynaklandığı bölgede çok ilerlemiş olması halinde kemoterapiye yandaş olarak kullanılabiliyor. Bazen ameliyat sonrasında da geride kanser hücresi kaldığından şüphe edilirse ışın tedavisi tercih edilebiliyor.” diyor.

    Neoadjuvan tedavi niçin yapılıyor?

    Kanser tedavisinin gelişiminde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri de “neoadjuvan tedavi”. En etkili yöntemi cerrahi olan kanserlerde, cerrahi için bir engel olmasa dahi tedaviye diğer yöntemlerle başlanmasına “neoadjuvan tedavi” adı veriliyor.  Pankreas kanserindeki yeri henüz tartışmalı olsa da çok erken evre hastalık haricinde, dünyada genel olarak neoadjuvan tedaviye yönelim görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, bunun gerekçelerini şöyle anlatıyor: “Neoadjuvan tedavi yapılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle pankreas kanseri daha erken dönemlerde bile vücudun uzak bölgelerine sıçrayabiliyor. Kemoterapiyle sisteme yayılmış kanser hücrelerinin yok edilmesi gerekir. Ayrıca cerrahi tedavi öncesinde kemoterapiye yanıt değerlendirilmiş olur. Çünkü kemoterapiye yanıtsız olan hastalıkta tek başına cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde etmek genellikle mümkün olmuyor. Önemli bir kazanımı da tümörün küçülmesini sağlayarak cerrahi tedavinin başarı şansını artırabiliyor. Cerrahi sonrası oluşacak sorunlar nedeniyle kemoterapiye başlanmasında yaşanabilecek zaman kaybını da engellemiş oluyoruz.”

  • Yağız Efe Tepecik Hastanesi’nde Sağlığına Kavuştu

    Yağız Efe Tepecik Hastanesi’nde Sağlığına Kavuştu

    Doğuştan kalbinde ritim bozukluğu olan 2 yaşındaki Yağız Efe Yılmaz, Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Kliniği’nde, uygulanan kardiyak elektrofizyolojik çalışma ile dondurmalı tedavi yöntemi olan Kriyoablasyon işlemi ile hiç radyasyona maruz bırakılmadan tedavi edildi.

    İzmir Tepecik Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Kliniği’nde, 2016 yılı başından itibaren kalp ritim bozukluklarının tedavisinde uygulanan elektrofizyolojik çalışma (EPS) katater ablasyonu ile, ritim bozukluğu olan çocuklar tedavi edilerek ilaca bağımlı olmaktan kurtarılıyor.

    Yağız Efe Tepecik Hastanesi’nde Sağlığına Kavuştu

    Acil olarak işleme alındı…

    Çoklu antiaritmik ilaç tedavisine rağmen kalp ritim bozukluğu (supraventrikülertaşikardi) devam eden ve kalp yetersizliği bulguları gelişmeye başlayan 2 yaşındaki Yağız Efe Yılmaz

    Prof. Dr. Cem Karadeniz başkanlığındaki ekip tarafından radyasyona maruz bırakılmadan üç boyutlu haritalama eşliğinde kasık damarlarından özel kateterler ile kalbe girilerek dondurma (kriyoablasyon) yöntemi ile kalpte taşikardiye neden olan sorunlu bölge tedavi edildi. Başarılı geçen işlem sonrası hasta ertesi gün sağlıklı bir şekilde taburcu edildi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Epilepsi Hastalarına VNS Operasyonu ile Çözüm

    Epilepsi Hastalarına VNS Operasyonu ile Çözüm

    Epilepsi, beyinde bulunan nöronların ani ve kontrolsüz boşalmalarından dolayı hastada istemsiz kasılmalar, duyusal değişiklikler ve bilinç değişiklikleri gösterirken kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde olumsuz etkilediği bilinmektedir. Epilepsi hastalarına VNS operasyonu ile çözüm umudu açıklandı.

    Epilepsi Hastalarına VNS Operasyonu ile Çözüm. Doğumsal olarak veya daha sonra herhangi bir dış sebeple beyin hasarı yaşayan kişilerde gelişen epilepsi hastalığı, ülkemizin yaklaşık %1’inde görülmektedir. Epilepsi nöbetleri ile ortaya çıkan bu hastalık, beynin tamamına veya belli bir bölümüne yayılabilir ve bazı epilepsi nöbetlerinde bilinç kaybı ve kontrolsüz vücut hareketleri görülebilirken, bazen de daha az belirtilerle hissedilebilir.

    1988 yılında ilk kez bir hasta üzerinde denenen epilepsi pili, uluslararası merciler tarafından onaylanan tek stimülasyon tekniğidir. Epilepsi pili, günümüzde hastaların son çaresi olarak değil ek tedavi olarak görülmektedir. Uygulama sonrasında alınan olumlu sonuçlar epilepsi hastalarının günlük yaşamlarına normal bir şekilde devam edebilmelerini sağlamaktadır.

    Beyin ve Sinir cerrahisinde yüzyılın çığırının açıldığını, teknolojinin gelişimiyle derinde yerleşen tümörlere nokta atışı ile beyine zarar vermeden hasarlı bölgeyi tedavi etmenin mümkün olduğunu söyleyen Prof Dr Mete Karatay, özellikle ilaca direnç gösteren ve fayda sağlanamayan epilepsi hastalarına bu ameliyatın umut olduğunu belirtti.

    Vagus Siniri Nedir?

    Sinir sisteminin bir parçası olan vagus siniri asıl olarak beyin ve kalp arasındaki iletişimi sağlarken ayrıca bağırsak, böbrek, safra kesesi, akciğer, karaciğer, pankreas, boyun, dil ve kulaklarla da bağlantısı bulunmaktadır. Beyinden başlayarak ve boynun iki yanından gelerek göğüs kafesine girmekte ve burada farklı dallara ayrılmaktadır. Beynin komutlarını hem kalbe hem de iç organlara aktaran vagus siniri vücudun çalışma sistemini düzenlemektedir.

    Epilepsi hastalarında vagus siniri uyarılarak sistemin düzgün çalışması sağlanmaktadır. Boyun bölgesinden geçen vagus sinirine yerleştirilen elektrotlar belli aralıklarla sinire elektrik vermektedir. Bu sayede epilepsi nöbetleri kısmen ya da tamamen durdurulmaktadır.

    VNS Kimlere Uygulanır?

    Vagal sinir stimülatörü epilepsi hastalarına uygulanmaktadır. Uzun süreli ilaç tedavisine yanıt vermeyen ve epilepsi nöbetlerinin devam ettiği hastalar epilepsi pili ameliyatı için uygundur. Ameliyat adayı hastaların epilepsi ilaçlarını belirlenen süre içinde düzenli olarak kullanması ve dozunun yeterli olması gerekmektedir. Bu hastaların beyninde, aynı zamanda ameliyat sırasında problem teşkil edebilecek tümör ya da farklı kitlelerin bulunmaması da gerekmektedir.

    İlaçlı tedaviye direnç gösteren hastaların yanı sıra ameliyat olamayacak ya da ameliyat sonrasında nöbetlerin devam ettiği hastalarda da vagal sinir stimülatörü (VNS) uygulaması yapılmaktadır.

    VNS Kimlere Uygulanmaz?
    1. İlaçlı tedaviye yanıt veren epilepsi hastalarına,
    1. Vücudun herhangi bir bölgesinde tümör ya da farklı bir kitle bulunan hastalara,
    2. Kalbinde ritim bozuklukları başta olmak üzere çeşitli rahatsızlıkların bulunduğu hastalara,
    3. Vücudunun herhangi bir bölgesinde enfeksiyon görülen hastalara,

    Epilepsi Hastalarına VNS Operasyonu ile Çözüm

    Ameliyat Nasıl Uygulanır?

    Epilepsi hastalarında görülen nöbetlerin kısmen ya da tamamen önüne geçebilmek amacıyla uygulanan vagal sinir stimülatörü genel anestezi altında yapılmaktadır. Genellikle 1-2 saat süren operasyonda boyun bölgesinden geçen vagus sinirine, belli aralıklarla elektrik verecek olan elektrotlar sarılmaktadır. Bir pil kaynağına bağlanan bu elektrotlar sayesinde beyinde görülen anormal aktivitelerin baskılanması amaçlanmaktadır. Pil kaynağı ise genellikle köprücük kemiği altına yerleştirilmektedir. Vagal sinir stimülatörü uygulamasında bilinmesi gereken önemli noktalardan biri uygulamanın hastalığın kendisini değil yalnızca semptomlarını kısmen ya da tamamen ortadan kaldırdığıdır.

    VNS Ameliyatının Riskleri Nelerdir?
    1. Enfeksiyon riski
    2. Vagal sinir hasarı
    3. Kanama

    Vagus sinirinde hasar meydana geldiği zaman ses kısıklığı gibi belirtiler kalıcı da olabilmektedir. Bununla birlikte, vagus siniri komplikasyonları oldukça düşük bir ihtimalli bir risktir. Özellikle uzman cerrahların kontrolünde geçen operasyonlarda herhangi bir komplikasyon yaşanmamaktadır.

    Operasyon sonrasında ise epilepsi pili arızaları da bazı fiziksel semptomlara neden olabilmektedir. Görevini tam olarak yerine getiremeyen pilin verdiği elektrik akımı boyun bölgesinde ağrılar, öksürük, uyku apnesi, ses kısıklığı ve nefes darlığı gibi rahatsızlıklara yol açabilmektedir.

    Pilin tamamen boşalması da riskler arasında bulunmakla birlikte beklenen bir durumdur. Pillerin markasına ve modeline bağlı olarak kullanım süreleri değişmektedir. Aynı zamanda, yüksek ya da düşük ayar uygulanması da pil ömrünü etkileyen faktörlerden biridir. Pilin tamamen bittiği durumlarda hastaların yeniden operasyona alınması gerekmektedir.

    Vagal sinir stimülatörü hangi epilepsi hastalarına uygulanır?

    Pil uygulaması ilaçlı tedaviye direnç gösteren ve ameliyat sonrasında da nöbetleri devam eden hastalar için uygundur. En az iki ilaçla devam eden tedaviye rağmen hala nöbet geçiren hastalara pil takılmaktadır. Aynı zamanda, ameliyat için uygun olmayan hastalar da bu yöntemden yararlanmaktadır.

    Vagal sinir stimülatörü uygulamasında başarı oranı nedir?

    Vagal sinir stimülatörü uygulaması çoğu hastada oldukça olumlu sonuçlar vermektedir. Hastaların yaklaşık %50’sinde nöbet sıklığı yarı yarıya düşmüştür.  %5’lik bir hasta grubunda tam iyileşme sağlanmıştır.

    Vagal sinir stimülatörü epilepsiyi tamamen iyileştirir mi?

    Vagal sinir stimülatörü epilepsiyi iyileştirmek amacıyla değil nöbetleri kısmen ya da tamamen durdurmak amacıyla uygulanmaktadır; amaç hastalığın kendisini değil semptomları ortadan kaldırmaktadır. Bazı hastalarda nöbetler tamamen dururken bazı hastaların nöbetlerinde önemli ölçüde azalma görülmüştür. Vagal sinir stimülatörü operasyonunun hasta üzerinde ne derece bir iyileşme sağlayacağı öngörülebilir bir durum değildir. Etkiler, operasyondan sonra kendini göstermektedir. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Meme Kanseri Kalp Krizi Riskini Artırıyor

    kalp damar hastalıkları

    Meme Kanseri Kalp Krizi Riskini Artırıyor.  Tüm dünyada en sık görülen kanser türü olan meme kanserinde erken tanı ile tedavi şansı artıyor. Ancak meme kanseri tedavi edilse de başka sağlık sorunlarını tetikleyebiliyor.

    ABD’de yapılan bir gözlem çalışmasının sonuçlarına göre meme kanseri kalp fonksiyonlarını bozabiliyor. Yakın zamanda paylaşılan çalışmanın sonuçlarına değinen Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal, “Yaklaşık 45 bin meme kanseri hastasının 7 yıl takip edildiği araştırmanın sonuçları; bu hastalarda kalp yetersizliği riskinin normal popülasyona göre yaklaşık 2 kat daha yüksek olduğunu gösterdi” dedi. Tüm dünyada ortalama her 8 kadından birinde görülen ve geçtiğimiz yıl akciğer kanserini geride bırakarak en sık görülen kanser türü olan meme kanseri ile ilgili araştırmalar sürüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan ve meme kanserine yakalanmış hastaların kalp fonksiyonlarının incelendiği araştırmanın sonuçları açıklandı.

    Kalp Krizi Riski Arttı

    161 bin 808 menopoz sonrası meme kanserine yakalanmış hastanın kalp fonksiyonlarının incelendiği araştırma ile ilgili değerlendirme yapan Turhal,“Araştırmaya katılan kadınlar 7 yıl takip edildi. Takip sonrasında 44 bin 174 hastada kalbin çalışma gücü ile ilgili verilere ulaşıldı. Ortaya çıkan sonuçlara göre hastaların meme kanserini atlatmalarına ve kalbin pompalama gücünde rakamsal olarak herhangi bir azalma olmamasına rağmen kalp yetersizliği riskinin normal popülasyona göre yaklaşık 2 kat daha yüksek olduğu ortaya çıktı” dedi.  Meme kanseri atlatan hastaların kalp sağlıklarını da takip etmelerinin önemine değinen Prof. Dr. Serdar Turhal, “Kalp sağlığını korumak için doğru yaşam tarzını benimsemek tüm bireyler için önemli, ancak bu bilgiler ışığında meme kanseri atlatan hastaların yüksek risk grubunda oldukları bilinciyle kalp sağlıkları konusunda daha dikkatli ve özenli davranmalarında fayda olacaktır” diye konuştu. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Dr. Serdar Kuni Yalnız Değildir!

    Dr. Serdar Kuni Yalnız Değildir!

    Aile hekimleri iş güvenceleri olmaksızın tek taraflı sözleşme ile çalıştırılıyor ve her geçen gün yeni bir arkadaşımızın sözleşmesi askıya alınıyor ya da yenilenmiyor, feshediliyor. Bu kez Şırnak Tabip Odası Başkanı Dr. Serdar Kuni’nin aile hekimliği sözleşmesi haksız ve hukuksuz bir şekilde askıya alındı.

     

    TTB, Dr. Serdar Kuni hakkında yaptığı açıklamada” Sağlık Bakanlığı 30 Haziran 2021 tarihinde Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’ni yayımladı. Ceza yönetmeliği diye adlandırdığımız yönetmeliğe dayanılarak kurulan infaz komisyonları, kışkırtılmış sağlık hizmeti ve hasta memnuniyeti anlayışı üzerinden Tekirdağ, İstanbul, Hakkâri ve Mersin’de aile hekimlerinin sözleşmelerini haksız ve hukuksuz bir şekilde yenilemedi. Böylece Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve birçok birinci basamak örgütünün yönetmelikle ilgili yaptıkları eleştiri ve geri çekilme talebinin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmış oldu.

    TTB ve birinci basamakta örgütlü sağlık örgütleri haksız ve hukuksuz bir şekilde sözleşmeleri yenilenmeyen aile hekimlerinin haklılığını her ortamda dile getirerek, seslerini yükselterek, mücadele ederek işlerinden edilen meslektaşlarımızın sözleşmelerinin yenilenmesi sağlanmış, örgütlü ve haklı mücadelemiz galip gelmişti. Ceza yönetmeliğini infaz komisyonları gibi kullanan sağlık müdürlüğü bürokratları Tekirdağ’da ortaya çıktı. Yargı süreci devam etmesine rağmen COVID-19 izlemde sisteme telefon arama girişi yapmadığı iddiasıyla Tekirdağ’da çalışan bir aile hekimi meslektaşımız görevinden alındı.

    Şimdi de 2017 yılında açılmış ve yasal süreci devam eden dava için tam altı yıl sonra soruşturma yapılacağı bahanesi ile Şırnak Tabip Odası Başkanı, Aile Hekimi Dr. Serdar Kuni’nin hukuken meşru olmayan Ceza Yönetmeliğine dayanılarak sözleşmesi askıya alındı. Kuni yaşamı boyunca insanlık vicdanını yaralayan derin acıların yaşandığı Cizre’de hekimlik mesleğini, hekimliğin temel değerlerine bağlı kalarak sürdürürken, hekimlik ve insan hakları değerlerine, halkın sağlık hakkına her koşulda sahip çıktığı için doğrudan mesleki uygulamalarına dayandırılan soyut iddialar üzerinden cezalandırılmak istenmektedir.” ifadelerini kullandı.

    “Burada cezalandırılan sadece kendisi değil, onun baktığı şifa dağıttığı hastaları ve toplumun hepsidir.”

    TTB yaptığı açıklamanın devamında, “Yargı süreci devam eden arkadaşımıza yargısız infaz uygulayarak işinden eden, hastalarından mahrum bırakan Şırnak İl Sağlık Müdürlüğü, aldıkları haksız hukuksuz karardan derhal vazgeçmelidir. Dr.Serdar Kuni meslektaşımız ve onu bekleyen bebek, çocuk, gebe, lohusa, anne, yaşlı hastalar, bakmakla yükümlü olduğu halk daha fazla mağdur edilmemelidir. Tüm baskı ve sindirme uygulamalarına rağmen her koşulda iş güvencemiz, özlük haklarımız, emeğimiz, mesleki değerlerimiz ve halkın sağlık hakkını savunmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.” dedi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

    Dr. Serdar Kuni Yalnız Değildir!

  • Saç Jölesi Saç Döker mi?

    Saç Jölesi Saç Döker mi?

    Saç jölesi, uzun yıllardır saç şekillendirmede kullanılan popüler bir yöntemdir. Hem kadın hem de erkek kullanıcılar tarafından sıklıkla tercih edilen bir üründür. Peki, saç jölesi saç döker mi?

     

    Saç jölesi saç döker mi sorusunun cevabı sıkça merak edilmektedir. Saç jölesinin zararları kişinin kullanım şekline ve sıklığına bağlıdır. Saç jölesi, kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar bulunmaktadır. Bu noktalara gereken önem verilmediği takdirde saç jölesi saç yapısına zarar verebilmektedir.

    Saç jölesi, görünümün kalıcılığını saçları sertleştirerek sağlayan bir üründür. Bu sebeple jöle uygulanmış saçla uyunduğunda sertleşen saçlar yastığa sürtünerek kolayca kırılacak bu da zaman içerisinde saçları cansızlaştıracaktır. Bu sebeple saç jölesi kullanılan günün sonunda mutlaka saçların yıkanması gerekmektedir.

    Saç jölesinin kullanımından kaynaklanan diğer bir yaygın problemse saçta kepek oluşumudur. Saç jölesinin uzun süre saçta tutulması ve saçların yıkama esnasında jöleden iyice arındırılmaması durumlarında kepek oluşumu görülebilmektedir. Bu çok basit iki noktaya dikkat edildiği ve doğru ürün seçimi yapıldığı sürece saç jölesinin yapısı itibariyle saça ve saç derisine zarar verme gibi bir durumu yoktur.

    Saç Jölesi Saç Döker mi?

    Saç ekimi uzmanlarına göre saç jölesi kendi başına saç dökmemektedir. Saç dökülmelerinin sebebi çoğunlukla genetik faktörlerle ilgilidir. Ancak saç jölesinin kullanımında bu ürünün kimyasal içerikli olduğu unutulmamalıdır. Mutlaka saçlar jöleden arındırılmalı ve yalnızca 10-12 saat süreyle jöle saçta tutulmalıdır.

    Saç Jölesi Saç Döker mi?

    Saç Jölesi Neye Göre Seçilmeli?

    Saç ekimi uzmanlarına göre saç jölesi seçiminde en önemli adım kendi saç tipinizi tanımaktır. Günümüzde bazı saç bakım markaları saç jölesi gibi şekillendirici ürünleri saç tiplerine göre de çeşitlendirmiştir. Eğer tercih edeceğiniz marka da böyle bir çeşitlendirmeye sahipse mutlaka kendi saç tipinize en uygun olanı seçmeye özen gösterin. Doğru ürün seçtiğinizde saç jölesinden daha fazla verim alacaksınız.

    Kullanacağınız saç jölesini seçerken aynı zamanda üründen beklentilerinizi de belirlemeniz gerekiyor. Doğal bir görünüm istiyorsanız güçlü bir saç jölesini seçmek sizin için doğru olmayacaktır. Aynı şekilde saçınıza jöle yardımıyla verdiğiniz şeklin uzun süre kalıcı olmasını istiyorsanız düşük tutuşlu bir saç jölesi sizin beklentilerinizi karşılamayacaktır. Bu sebeple saç jölesini uyguladıktan sonra nasıl bir görünüm ve ne kadar süren bir kalıcılık istediğinize karar verdikten sonra seçim yapmanız en doğru yol olacaktır. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)