Kategori: Sağlık

  • Ara Öğünler Hakkındaki Gerçeklere Dikkat Edilmeli!

    Ara Öğünler Hakkındaki Gerçeklere Dikkat Edilmeli!

    Beslenme tamamen bireysel ve kişiye özeldir. Dolayısıyla kişinin günlük öğün sayısı da farklılık göstermektedir. Kişinin ihtiyacına, yaşam şartlarına, fiziksel aktivitesine, psikolojik durumuna ve hastalıklarına göre öğün sayısı değişebilmektedir.

    Bu konuyla ilgili yapılan bilimsel çalışmalara bakıldığında çelişkili sonuçlara rastlanmaktadır. Yapılan bir çalışmada, öğün sıklığının arttığı zaman bel çevresinin daha düşük olduğu ve bireylerin kardiyovasküler hastalık risklerinin düştüğü gösterilmiştir. Sık öğün tüketiminin kilo aldıracağı inancı da bireyler arasında yaygındır. Bir çalışmada ise öğün sıklığının yağ kaybı, iştah kontrolü, glukoz dengesi, termojenik etkisi ve vücut ağırlığı kaybına etkisinin olabileceği saptanmıştır. Ancak öğün sıklığının vücut ağırlığı ile ilişkisinin incelendiği çalışmaların sonuçlarının net olmadığı görülmüştür. Başka bir araştırmada ise göre günde altı öğün tüketen kişiler dört ve daha az tüketenlerle kıyaslandığında öğün sayısı fazla olan kişilerin beden kütle indeksinin daha az olduğu bulunmuştur. Burada önemli olan kişinin ihtiyacının ve durumunun belirlenmesi ile seçilen besinlerin ne olduğu ve nasıl dengelendiğidir.

    Ara öğün yapılmalı mı sorusunun yanıtı için öncelikle ara öğüne neden yer veririz? Ara öğün kan şekerini dengeler, kan şekeri dengesizliğinden kaynaklanan yoğun açlık ve daha geç doyma hissini önleyerek daha uzun tokluk hissedilmesini sağlar. Sağlıklı bir insan metabolizmasında tüketilen besinlerin sindirilip bağırsaklara geçmesi ortalama 2-3 saat sürmektedir. Bu durum nedeniyle de sindirilen besinlerden enerji elde edilip tokluk sağlanması ise ortalama 2-6 saati bulmakta ve bireylerde daha uzun süren sürelerde besin alımlarını kısıtladıklarında kan şekeri düşüşüne bağlı halsizlik, yorgunluk, açlık, baş ağrısı, atıştırma isteği gibi belirtiler görülmeye başlamaktadır. Bu noktada sağlıklı ara öğün yapılmazsa kan şekeri daha da düşecek ve açlık daha da artacağı için sonraki ana öğünde doygunluk azalacak, kişiler daha büyük porsiyonlarda ve sağlıksız besinleri yeme eğiliminde olacaklardır. Bu durum aynı zamanda hazımsızlık, şişkinlik gibi sindirim problemlerine de neden olacaktır. Ara öğün yapmak herkes için gerekli değildir fakat bu belirtilerden dolayı öğün sayısı kişiye göre ayarlanarak yer verilmesi faydalı olacaktır.

    Özellikle gebe ve emziren anneler, sporcular, çocuklar, işçi gibi fiziksel aktivitesi yüksek olan bireyler, zayıf bireyler, reaktif hipoglisemi, diyabet ve hipertansiyon hastaları, kolesterolü yüksek olan, reflü ve gastrit gibi sindirim rahatsızlığı olan kişilerin günlük öğün sayılarına ve dengesine dikkat etmeleri gerekir. Ancak, ana öğünlerini düzenli yapan sağlıklı bireyler ara öğün saatlerinde açlık, halsizlik, baş dönmesi, yorgunluk, baş ağrısı vb. herhangi bir belirti yaşamıyorsa sık ara öğün yapmalarına gerek yoktur. Örneğin güne geç başlayan veya erken saatlerde yemek yemeği sevmeyen kişiler kahvaltı ve öğle öğününün birleştirip ilk ana öğününü daha geç yapabilir, sonrasında 1 ara öğün ve akşam ana öğünü şeklinde tamamlayabilir. Eğer bu kişi geç saatlere kadar oturuyorsa akşam yemeğinden sonra 1 ara öğün daha yapabilir. Eğer hiç ara öğün yapmıyorsanız mutlaka kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin besin içerik ve çeşitliliğinin yeterli ve dengeli olmasına mutlaka dikkat ediniz.

    Sonuç olarak, kaç öğün yemelisiniz, ara öğünlerde neleri tercih etmelisiniz, kaç saatte bir yemelisiniz gibi sorular günlük yaşam düzeniniz, fiziksel aktivite durumunuz ve sağlık riskleriniz gibi durumunuz değerlendirilerek öğün sayısının belirlenmelidir. Günlük enerji ve besin ihtiyaçlarınız karşılandığı sürece sağlıklı bireylerde sık öğün yapmak sağlıksız olmadığı gibi 3 ana öğün beslenmenin de herhangi bir zararı bulunmamaktadır.

  • Sinsi hastalık kör ediyor! Dikkata almazsanız gözünüzü kaybedebillirsiniz!

    Sinsi hastalık kör ediyor! Dikkata almazsanız gözünüzü kaybedebillirsiniz!

    Ünlü isimlere yaptığı göz kapağı estetiği operasyonlarıyla tanınan Op. Dr. Tuncay Sezgin, en sinsi göz hastalığı glokom konusunda uyardı. Sezgin, neredeyse hiç belirti vermeyen hastalığın kişiyi kör ettiğini belirtti.

    HİÇ BİR BELİRTİ VERMİYOR

    Bugüne dek aralarında Umut Akyürek, Feridun Düzağaç, Asil Çağıl ve isimlerinin açıklanmasını istemeyen çok sayıda tanınmış ismin göz kapağı estetiği ameliyatını gerçekleştiren Op. Dr. Tuncay Sezgin, bu kez hayati bir konuda toplumu uyardı. Halkın aslında en hayati organlarından biri olan göz sağlığını genellikle ihmal ettiğini belirten Sezgin, glokom (göz tansiyonu) tehlikesine dikkat çekti. Glokom’un hiç bir belirti vermeden ilerlediğini söyleyen Sezgin, sonucun körlük olduğunu söyledi.

    O HASTALIKLARI OLANLAR DİKKAT!

    Glokom’un en önemli özelliğinin sinsi seyretmesi ve neredeyse hiç belirti vermemesi olduğunu hatırlatan Op. Dr. Tuncay Sezgin, “Başlaması halinde yavaş yavaş çevreden merkeze doğru görme kaybı yaratabilir” dedi. Hastalığın her yaş grubunda görülebileceği gibi 40 yaş üzerinde daha riskli olduğunu dile getiren Sezgin, “Glokom bulunan kişiler; hipertansiyonu, hipotansiyonu, şeker hastalığı, miyopisi, damar hastalığı, uyku apnesi bulunanlar ve uzun süreli kortizon kullananlar daha sık görülen görülen grupta yer alır” diye konuştu.

    40 YAŞ ÜSTÜ MUTLAKA MUAYNE OLMALI

    Glokomun risk sınırını 40 yaş olarak belirleyen Op. Dr. Tuncay Sezgin,

    40’a kadar en az 3 yılda bir, 40’tan sonra ise en az 2 yıl bir kez kontrole gidilmesinin hayati önem taşıdığını ifade etti. Sezgin, “Hastalık belirti vermediği için yitirilen görme kaybı geri getirilemiyor. Bu yüzden erken tanı çok önemli. Hastalık teşhis edilmesi halinde hastalığın safhasına göre ilaçla, lazerle yada cerrahi yöntemle soruna müdahele ediyoruz” ifadelerini kullandı.

  • Tuz Tüketirken Son Derece Dikkat Edilmeli!

    Tuz Tüketirken Son Derece Dikkat Edilmeli!

    Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ebru Özenç konu hakkında bilgiler verdi.

    Tuz, binlerce yıldır yemekleri tatlandırmada ve yiyecekleri uzun süre taze muhafaza etmede kullanılmıştır. Tuzun bileşeni olan sodyum ve klor mineralleri aslında vücudumuz için hayati öneme sahiptir. Ancak fazla miktarlarda olduğunda ise kan basıncı ve kalp sağlığı için ölümcül bir bombaya dönüşebilmektedir. Peki tuzla ilgili neleri bilmeliyiz?

    Terlediğimizde tuzlu su kaybederiz, tansiyonumuz düşer ve tuzlu ayran içeriz. Turşuyu fazla kaçırdığımızda ise tam tersine tansiyonumuz yükselir, ödemimiz artar ve başımız ağrır. Aslında kanımızın esas bileşenlerinden biridir tuz; kan basıncımızı sağlamada, kas ve sinirlerimizin doğru çalışmasında çoğu zaman baş rol oynar. Kalp hastalıklarında ve hipertansiyonda ise miktarı hayati etkilere sahiptir.

    Tuz tansiyonu nasıl yükseltir? 

    Dünyada yetişkin yaşlardaki her 4 kişiden 1’inde hipertansiyon görülmektedir. En anlaşılır şekilde tarif edilecek olursa hipertansiyon; kanın, içinde dolaştığı damarların duvarına yaptığı basıncın artmasıdır. Tuz tükettiğimiz zaman, tuz beraberinde vücudumuzda su da tuttuğu için damar içindeki kan hacmi artar ve bu da damar duvarına yapılan basıncı arttırır. Hatta basınç çok yükseldiği zaman dokulara sıvı sızması da olur ve ödem gelişir. İşte fazla turşu yediğimizde bu şekilde ödem gelişir.

    Tuzu azaltmak ne demektir ? 

    Türkiye ‘de tuz tüketimi günde ortalama 15-16 gramdır. Hipertansiyon güncel tedavisinde önerilen ise günde 5-6 gramdır. Yani Türkiye’de önerilenden 3 kat fazla miktarda tuz tüketimi yapılıyor. Günlük 5-6 gram tuz ise silme çay kaşığına denk gelmektedir. Bu tuz miktarı tüm yiyeceklerden aldığımız toplam miktar olmalıdır. Yani yemeklere fazladan tuz atmamalı, tuzsuz ekmek tercih etmeli ve konserve, turşu ve hazır gıdalardan uzak durulmalıdır. Hipertansiyonu olan hastalara bu tip beslenme düzeni ilk başta zor gelebilir ancak zamanla yeme alışkanlıkları düzeltilebilir. Bu konuda hastaların uyumlu ve istekli olmaları önemlidir. Hipertansiyonu olan hastalarda günlük tüketilen tuz miktarındaki her 3 gram azalma ile kan basıncında yaklaşık 5 mmhg düşme gerçekleşir.

    Sağlıklı tuz var mıdır? 

    En sık kullanılan tuz yer altı tuz yataklarından çıkarılan rafine sofra tuzudur. Diğer bir tuz da deniz suyunun buharlaştırılmasıyla elde edilen deniz tuzudur. Deniz tuzu aslında iyi ve kuvvetli lezzette bir tuz olsa da buradaki sorun ağır metal ve mikro plastik atıkları içerebiliyor olmasıdır. Pembe Himalaya tuzu ise içerdiği eser miktarda demir oksitten rengini almıştır. Sofra tuzuna göre daha az oranda tuz içerir ancak kalsiyum ve magnezyum gibi mineral bileşenleri de bulunmaktadır. Birçok kişi bu tuzu tercih ediyor olsa da aslında diğer tuzlarla arasında rengi dışında çok büyük farklılıklar bulunmamaktadır. Koşer tuzu ise iri taneli, pul pul görünümlü ve geniş yüzeyli olup daha az katkı maddesi içermesiyle bilinen bir tuz çeşididir. Katkı maddesinin az olmasının sebebi topaklanmayı engelleyici ek maddeler pek içermemesinden kaynaklanır. Sofra tuzlarında ise topaklanmayı önlemek için katkı maddeleri kullanılmaktadır. Koşer tuzunun tercih edilmesinde en önemli faktör kırmızı et piştikten sonra üzerine ekildiğinde içindeki kanı çekecek geniş yüzeye sahip olması ve ette yoğun tuz tadı yaratmasıdır. Celtic tuzu ise grimsi rengiyle ve nemiyle bilinen bir tuzdur; deniz suyundan elde edilir ve soydum oranı daha düşüktür.

    Sonuç olarak Himalaya kaya tuzu ve koşer tuzları lezzet patlamalarıyla bilinse de aslında içerik ve vücutta etki olarak tuzlar arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Sağlıklı tuz konusunda önemli olan nokta tuzun çeşidinden ziyade tüketilen tuzun miktarıdır. Tuz bir mineral ve besin kaynağı olarak görülmemelidir, zaten vücudumuzun ihtiyacı olan tuzu taze sebzelerle de karşılayabilmekteyiz. Uyarı yapabileceğimiz bir diğer nokta da tuz kullanımında iyot eksikliğine karşı dikkatli olmalıdır. Sofra tuzunda zorunlu olarak iyot bulunması gerektiği için diğer tuzları tercih edenlerde iyot eksikliği riski gündeme gelmektedir.