Kategori: Sağlık

  • “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin”

    “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin”

    “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin”

    11 Nisan Dünya Parkinson Günü yaklaşırken, Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği ve Parkinson Hastaları Derneği, “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin!” isimli dijital farkındalık kampanyası ile hastalığın yönetiminde erken tanı ve hekim kontrolünün önemine dikkat çekiyor.

    “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin” Parkinson hastalığı, hareketleri etkileyen, ilerleyici bir sinir sistemi bozukluğu olarak tanımlanıyor. Dünyada 10 milyon, Türkiye’de ise 150 bin civarında Parkinson hastası olduğu; ülkemizde her yıl yaklaşık 10 bin yeni hastaya teşhis konulduğu tahmin ediliyor. Parkinson hastalığında en yaygın olarak titreme, kas sertliği ve hareket yavaşlığı gibi belirtiler ortaya çıkıyor ve hastalık ilerledikçe bu semptomlar kötüleşebiliyor. Parkinson hastalığının ileri evresindeki hastalarda düşme ve denge bozukluğu sık görülebiliyor ve hastalar günlük işlerini yardım almadan yerine getiremeyebiliyor.

    Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği ve Parkinson Hastaları Derneği, global biyofarma şirketi AbbVie’nin koşulsuz katkılarıyla, hastalığın seyrinde düzenli hekim kontrolünün önemine dikkat çekmek amacıyla “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin!” isimli dijital farkındalık kampanyasını hayata geçirdi. Dijital mecralarda yayına giren farkındalık filminde; Parkinson hastalarının hareketlerindeki yavaşlama, ellerindeki titreme ve kaslarındaki sertleşme gibi belirtilerin hayatlarına olumsuz etkileri anlatılırken, daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için, hastalara hekim kontrollerini zamanında yaptırmaları çağrısında bulunuluyor.

    “Sağlığınız İçin Şimdi Harekete Geçin”

    Parkinson hastalığının; hareketlerde yavaşlama, el titremesi ve yürüme sorunlarıyla ilerleyen bir sinir sistemi sorunu olduğunu anlatan Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Dilek İnce Günal, hastaların erken tanıyla birlikte zamanında başlanan doğru tedaviyle yaşamın içinde kalabildiklerini belirtti. Günal, “Hareket, egzersiz, sosyal ilişkiler, düzenli kontrol ve hekim iletişimi; Parkinson hastalığının yönetiminde oldukça önemlidir. Unutkanlık, uyku sorunları, tansiyon düzensizlikleri, kabızlık ve davranış değişiklikleri gibi şikayetlerden yakınan hastaların düzenli kontrollerini mutlaka aksatmadan yaptırmaları gerekir. Parkinson hastaları, tedavilerini aksatmayarak, düzenli hekim kontrolleri ve düzenli egzersiz ile sosyal hayatın içinde aktif bir yaşam sürerek, uzun yıllar yaşam kalitelerini yüksek tutabilirler. 11 Nisan Dünya Parkinson Günü kapsamında, dijital mecralarda paylaştığımız bu farkındalık filmi ile de hasta ve hasta yakınlarına, fiziksel ve ruhsal sağlıkları için hemen harekete geçmeleri ve kontrollerini ihmal etmemeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatmak istedik” dedi. (BSHA- Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)

     

  • Parkinson Hastalarında Oruç

    Parkinson Hastalarında Oruç

    Parkinson Hastalarında Oruç

    Parkinson hastalığının, sinsi ve tek taraflı başladığını belirten uzmanlar, bu yüzden zor fark edildiğini ifade ediyor. Doktora başvurulduğunda hastalığın 1-2 yıl önce başlamış olduğunun tespit edildiğini kaydeden uzmanlar, Parkinson hastalığında ilaç kullanımından dolayı oruç tutulmasının tıbbi olarak sakıncalı olduğunu vurguluyor.

    Parkinson hastalığının çok eski bir hastalık olduğunu ve bulan kişinin ismini aldığını belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Genellikle hareketlerde yavaşlama, titreme ve yürüyüşte aksama, düşme gibi problemler ile karakterize ilerleyici bir hastalıktır. Başta sinsi ve tek taraflı başlar, zor fark edilir. Hasta zaten doktora başvurduğunda hastalık 1-2 yıl önce başlamış oluyor. Beyindeki nörotransmitter isimli yapıda bir eksiklik ya da bu yol esnasında oluşan harabiyet sonucunda kişide Parkinson başlıyor.” dedi.

     

    Klasik Parkinson’un 2 tipi var

    Akinetik rijit ve tremor dominant olmak üzere 2 farklı Parkinson tipinin olduğunu ifade eden Şalçini, “Yavaşlamayla ilerleyen Parkinson ve hareketli titremeyle giden Parkinson olarak tanımlanabilir. Bazen bu iki Parkinson aynı anda başlayabilir fakat bu durum nadiren görülüyor. Hangi tip olursa olsun hem titreme hem yavaşlama tek taraflı başlıyor. Bir zaman sonra diğer tarafa ilerler ve iki taraflı olur. Yavaşlamayla giden Parkinson’da tedaviye yanıt almak biraz daha mümkün. Titremeyle olan Parkinson’da titremeyi durdurmak biraz daha zor oluyor ve daha yüksek dozlu ilaç gerektiriyor. Tabii titremenin yanında unutkanlık, belli başlı bazı problemler ve beyin incelmesi gibi rahatsızlıklar ileri safhalarda meydana gelebilir. Bunlar klasik Parkinson hastalığıdır.” diye konuştu.

    Parkinson Hastalarında Oruç

    Poker Yüz ifadesine dikkat…

    Bu rahatsızlıkların genel özelliği ise Parkinson kadar yüz gülümsetici olmamalarıdır. Hastalığın tedavileri zordur, ilaçlara karşı daha yanıtsızlardır, seyirleri daha ağırdır ve daha hızlı ilerler. Sadece Parkinson bulgularıyla devam etmezler. Parkinson belirtilerine ilave olarak otonomik sistem bozukluğu, yukarı bakış kısıtlılığı, el kullanma problemleri, kasılmalar, dengesizlik, beyincik küçülmesi, erken dönemde beyindeki kabuk tabakanın küçülmesi gibi belirtiler görülebilir. Bu Parkinson rahatsızlığına sahip hastaları gördüğümüzde bazı belirtilerle karşılaşırız. Öncelikle yüzlerinde donuk bir ifade hâkimdir. Mimik kullanımları büyük ölçüde azalmıştır. Kitaplarda “poker yüz ifadesi” olarak geçer. Hastanın göz kırpma sayısında azalma görülür. Yüz derisinde yaralanma ve kabuklanma mevcuttur. Genellikle öne eğik bir şekilde küçük adımlarla yürürler. Dengesizlikleri vardır ve düşme riskleri vardır.

     

    Tanının kesinleşmesi için ilaç kullanılıyor

    Parkinson tanısı koyabilmek için muayenenin yeterli olacağını belirten Şalçini, “Bu noktada muayenenin iyi yapılması önemlidir. Görüntüleme cihazlarından yardım alınması, kan testlerinden aynı şekilde destek alınması büyük önem taşıyor. Bunların hepsini dışlamak için istiyoruz. Çünkü Parkinson beyne ani bir pıhtı da yapabilir. Bakır birikimi gibi bazı maddelerin oluşmasına da yol açabilir. Bu yüzden ayırıcı tanı olması için hastanın görüntülerine ihtiyaç duyulacaktır. Parkinson hastalığında tanının kesinleşmesi için ilaca başlanır. Eğer ilaç fayda gösterirse bu rahatsızlık kesinlikle Parkinson’dur. Eğer ilaç fayda göstermezse o zaman rahatsızlık Parkinson plus’tır ya da farklı bir hastalıktır. Bu duruma Fransızca bir terim olan test terapötik deniliyor. Yani hekim bazen ilaçtan tanıya gidebiliyor. Yapılan son araştırmalara göre Parkinson hastalığının tanısında erken ilaç başlamanın, hastanın ömrüne bir etkisi bulunmuyor. Hastaya tanı koyuyoruz. Erken tanı tabii ki önemli, çünkü hasta nasıl bir rahatsızlığı olduğunu bilmeli. Fakat erken tanı olsa bile ilaç tedavisini geciktiriyoruz.” dedi.

     

    İlaç ile hayat kalitesi artırılıyor

    Parkinson tedavisinin mümkün olmadığını ancak verilen ilaçların hastanın hayat kalitesini artırdığını ifade eden Şalçini, “İlaçlar en azından hastanın titremesini ve yavaşlamasını önlüyor. Böylelikle hasta hayatına uzun bir süre normal seyrinde devam edebiliyor. Burada izlenen strateji şudur; Hastaya ilaç tedavisi uygulanmaya başlanıldığında mümkün olduğunca en düşük dozda başlayıp, hastanın ihtiyacı doğrultusunda doz artışı yapılır. Çünkü bu ilaçların yan etkileri bulunuyor. Bu yan etkiler ise doza bağlı ve süreye bağlıdır. Yani bir hasta ne kadar yüksek dozda ve ne kadar uzun süre yüksek dozlu ilaç kullanırsa yan etki görülme potansiyeli o kadar yüksektir.” dedi.

     

    Parkinson hastalarına oruç sakıncalı…

    Parkinson hastalığında ilaçların günde üç sefer veya daha fazla verilmesi, hatta bazen de 3-4 saat arayla kullandırılmasının gerekebildiğine dikkat çeken Şalçini, “Özellikle bu durumlarda oruç tutulması tıbben sakıncalıdır. İlaçların ani kesilmesi veya dozun azaltılması, hastanın hareketlerinin ileri yavaşlamasına veya titremenin çok artmasına sebep oluyor. Bu yavaşlama bazen de yutmanın etkilenmesi ve hastanın tıbbi dilde “donma” dediğimiz hareketsiz kalmasına sebep olup hastaneye yatışını gerektirebiliyor.” diye konuştu. (BSHA-Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Alerji Mi, Covid Mi?

    Alerji Mi, Covid Mi?

    Alerji Mi, Covıd Mi?

    Nisan ayının gelmesiyle hırıltılı nefes alma, öksürük, göğüs sıkışması, burun akıntısı şeklinde görülen belirtiler COVİD mi oldum yoksa mevsimsel alerjim mi var sorusunu akla getiriyor. Peki koronavirüs belirtileri ile mevsimsel alerji semptomları arasındaki fark nasıl ayırt edilebilir?

    Hem Covid’te hem de mevsimsel alerjide aileden gelen genetik özellikler etkendir. COVID-19 hastalığında ailede koronavirüsü yakalanan kişiyle temas durumu, mevsimsel alerjide ise ailede bulunan alerjik hastalıklar araştırılmalıdır. Prof. Dr. Ahmet Akçay; Mevsimsel alerjiye sahip bireylerde astım, egzama belirtileri de beraberinde görülebilirken koronavirüs hastalığının altında alerjik nedenlerin yer almadığını ifade etti. COVID-19 semptomlarında öksürük ve boğaz ağrısının yanı sıra yüksek ateş ön plandadır; aksırık, burun akıntısına sık rastlanmaz. Mevsimsel alerjide ise hapşırma ve burun akıntısı görülen sık semptomlardandır ve her iki hastalıkta da kaşınma, gözlerde kızarıklık durumları gözlenebilir.

     

    Hem COVID Hem Alerji Olabilirsiniz!

    Kişinin mevsimsel alerjiye yakalanması aynı zamanda COVID-19’a yakalanmasına engel değildir. Prof. Dr. Akçay; aksırık, boğaz ağrısı, öksürük, ateş ve burun tıkanıklığı da şikayetlere dahil olmuşsa maske ve mesafe aksatılmadan hekime görünmekte yarar olduğunu vurgular. Hem alerjik rinit hem de COVID-19 hastalığına sahip bireyler iki metre olacak şekilde sosyal mesafeyi korumalı, çevreyle fiziki temastan kaçınmalıdır.

     

    COVID-19 ve Mevsimsel Alerji Tedavileri Tamamen Farklı!

    Prof. Dr. Akçay’a göre alerjik rinit olan bireyler mevsimsel alerjiden bağımsız olarak COVID-19 atlatabilirler. Alerjik rinit ve tedavisi içerisinde yer alan ilaçların COVID-19’a yakalanma oranını yükselttiğini gösteren herhangi bir çalışmadan bahsetmek mümkün değildir. Bu sebeple alerjik rinite sahip bireylerin her gün kullandıkları ilaçlarını bırakmamaları, tedavi uygulayan hekimlerin tavsiye ettiği planla sadık kalmaları oldukça önemlidir. Alerjik rinite yakalananlarında, COVID-19 süreciyle aynı olarak maske kullanmak ve elleri dezenfekte etmek şeklindeki ana önlemlere dikkat etmesi esastır.

    Alerji Mi, Covıd Mi?

    Koronavirüs Semptomları Hangi Sırayla Gözlenir?

    Koronavirüste en çok görülen ilk semptom ateştir. Arkasından öksürük, bulantı ve kusma, devamında ishal söz konusu olmaktadır. Gripte ise ilk ortaya çıkan belirti en sık olarak öksürük, sonrasında ateş, sonrasında ise bulantı kusma, en sonunda ender de olsa ishal görülmektedir. Koronavirüs enfeksiyonu ilk olarak kendini ateş faktörüyle, grip ise öksürükle belli etmektedir. Koronavirüs enfeksiyonuna bakıldığında yine ilk olarak ateş, arkasından öksürük, boğaz ağrısı, baş ağrısı ve kas ağrıları, bulantı-kusma ve ishal eklenmektedir.

     

    Koronavirüste İlk Bulgu Ateş, Gripte Öksürük!

    Kişi kendisini iyi hissetmiyorsa, herhangi bir belirti yokken ateşi yükselmişse ilk etapta koronavirüs enfeksiyonu kapmış olma ihtimali düşünülebilir, bu durumda kendisini izolasyona almalı, çevresi ile yakın temastan kaçınmalıdır.

     

    COVID ve Grip Semptom Sırasına Göre Bir Fark Söylemek Mümkün Mü?

    Koronavirüsün 2-14 gün arasında bulaştıktan sonra hastalık belirtileri ortaya çıkıyor. Gripte bir bulaşma olduktan sonra 1-4 gün içerisinde grip kendini belli etmektedir. Yani koronavirüste bulgular gripten farklı olarak oldukça yavaş seyretmektedir. Bulaşıcılık odağından arasındaki farka bakıldığında grip 1 gün önce bulaştırmaya başlıyor ve 4 boyunca devam ediyor. Koronavirüste ise en büyük problem hiç bulgu vermeyen bulaştırıcıların olmasıdır. Gripte rastlanmayan deri bulguları; el ve ayaklarda kızarıklık, parmak uçlarında oluşan renk ve doku anormallikleri (Covid Parmağı Sendromu) de görülen ayırıcı faktörlerdendir.  Koronavirüse yakalanma halinde kişide oluşan burun tıkanıklığı olmaksızın koku ve ani tat kaybı da iki hastalık arasındaki ayrımı ortaya koyan başka bir durumdur. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Çöl Tozları Sağlığımızı Tehdit Ediyor

    Çöl Tozları Sağlığımızı Tehdit Ediyor

    Çöl Tozları Sağlığımızı Tehdit Ediyor

    Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu, çöl tozları ile ile ilgili yaptığı açıklamada “İklim Krizi, Kuraklığı ve Çöl Fırtınalarını Arttırıyor” dedi.

    Dernek, çöl tozlarının zararlarını anlatırken, “Sahra çöllerindeki fırtınadan kalkan tozlar her yıl bir kez Avrupa’ya ulaşırken, bu yıl Avrupa üç kez fırtına tozu ile karşılaştı. Bir haftadır yaşanan ise en şiddetlisiydi. Sahra çölündeki son fırtına Avrupa’daki birçok kentte gökyüzünü sarıya boyadı. Hava kalitesi en çok etkilenen ülke İspanya oldu. İsviçre’de Alp dağlarının karları turuncu renk aldı. İklim krizinin yol açtığı kuraklık ve çölleşme sonucunda insanlar daha sık çöl tozlarına maruz kalmakta ve sağlık sorunları yaşamaktadır.” ifadelerini kullandı.

    Her yıl atmosfere katılan 1-3 giga ton çöl tozlarının yarısı Sahra çölü, yarısı da Arap yarımadası, Orta Asya, Çin, Avustralya, Güney Afrika ve Amerika kaynaklı olduğunu belirten Toraks Derneği devamında ise, “Çöl tozları fırtınalarla birlikte birkaç bin kilometre yol alabilir. Sahra Çölünden kalkan tozların yüzde 12’sinin Avrupa’ya, yüzde 28’inin Amerika’nın batısına kadar ulaşabilmektedir. Sahra çölünden havalanan 4 milyon ton toz da Akdeniz bölgesine taşınır ve havadaki partikül maddeyi %35 oranında arttırır. Havada çöl tozlarının bulunduğu günlerde solunum, kalp ve damar hastalıkları ile hastane başvurularının, hastalık ve ölümlerin arttığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir.

    Türkiye Doğu Akdeniz havzasındadır ve dünyanın iki büyük toz kaynağı, Sahra ve Arap çölü tozlarına maruz kalmaktadır. Bu tozlar ile en fazla karşılaşan illerden biri olan Gaziantep’te çöl fırtınası, günlük sıcaklık ve partikül taneciklerinin acil ve hastane yatışları ile ölümlere nasıl bir etkisi olduğu araştırılmıştır. Prof. Dr. Hasan Bayram ve arkadaşlarının 2009-2014 arasında meteorolojik veriler ile hastane yatışlarını karşılaştıran çalışmaları, toz fırtınası olan günlerde astım ve KOAH ile ilişkili acil başvurularının ve astım ölümlerinin arttığını ortaya koymuştur. Yayınlanan bu çalışma Gaziantep’te çöl fırtınalarının solunum sistemi hastalıklarını ve ilişkili ölümleri arttırdığını kanıtlamıştır.

    Soluduğumuz havada çöl tozları gibi doğal minerallerin taneciklerinin yanı sıra sanayi ve tarım etkinlikleri ile oluşan kimyasal tanecikler de bulunabilir. Havada olmaması gereken bu partiküler maddeler, bağışıklık sistemi yanı sıra kalp-dolaşım ve solunum sistemine zarar verir. 10 mikronun üzerindeki partiküller akciğer hava keseciklerine ulaşamazlar, cilt tahrişi, göz sulanması, burun akıntısına neden olurlar. 2.5 mikrondan küçük olan tanecikler solunum sisteminin içine tamamen ulaşabilirler. Daha sonra kan damarlarına geçerler. Bu tanecikleri soluyanlarda solunum ve kalp-damar hastalıkları ortaya çıkar, varsa ağırlaşır. 2.5 mikron taneciklerin çöl tozları ile birleşmesinin hastalık riskini daha da arttırdığı saptanmıştır. Deneysel çalışmalar çöl tozlarının alt solunum sisteminde iltihabi cevabı yarattığını ortaya koymuştur. Ayrıca insan kan dolaşımındaki hücrelerde iltihabi cevabı gösteren değişiklikler olduğu ve iltihabın çöl tozları üzerine yüklenmiş toksik madde miktarı ile orantılı arttığı anlaşılmıştır. Çöl tozlarından daha çok bebekler, çocuklar, yaşlılar, astım, bronşit, anfizem, kalp hastalığı, diyabeti olanlar etkilenirler. Astım nöbetleri, solunum zorlukları ortaya çıkabilir. Uzun süre toza maruz kalanlarda kronik solunum ve kalp hastalıkları görülebilir.” dedi.

    Çöl Tozları Sağlığımızı Tehdit Ediyor

    Nasıl Önlem Almalıyız?

    Havada çöl tozu olduğunda; Kapalı ortamda kalmak, dışarı çıkılacaksa ağız ve burnu maske veya ıslak bezle kapatmak, açık havada ağır egzersiz yapmamak, araba kullanırken havalandırmayı çalıştırmamak yararlıdır.

  • Pfapa Sendromu Nedir?

    Pfapa Sendromu Nedir?

    Pfapa Sendromu Nedir?

    PFAPA sendromu olarak adlandırılan bir romatizmal hastalık tekrarlayan dirençli ateşlere neden olabiliyor. Doç. Dr. Ferhat Demir, bir yaş üzerindeki çocuklarda gereksiz antibiyotik kullanımının ek sık nedenlerinden birisinin PFAPA Sendromu olduğunu söylüyor.

     

    PFAPA sendromu genelde 3-6 gün arası süren ve kendiliğinden geçen, sık tekrarlayan, dirençli ateş, farenjit, tonsillit (bademcik iltihaplanması), ağız yarası ve lenf bezlerinde büyüme bulguları ile seyir gösteren, çocukluk çağının ek sık görülen romatizmal periyodik ateş hastalığıdır. Demir “PFAPA sendromu, bir enfeksiyon değildir, antibiyotik verilmesi gereken bir durum ise hiç değildir. Bulaşıcılığı yoktur. Bu hastalık özelinde en sık gördüğümüz yanlış uygulama, çocukların beta mikrobu ya da boğaz enfeksiyonu olduğu düşünülerek, bazen ayda birkaç kez gereksiz nedenle antibiyotik kullanmalarıdır” dedi.

    Çocuklarda 3-4 hafta ara ile 39-40 dereceyi bulan ateş şikayeti gelişmektedir. Atak aralığı bir haftaya kadar düşebileceği gibi iki-üç ay aralığına da genişleyebilir. Ateşe eşlik eden en sık bulgu ise boğaz içerisinde bademcikler üzerinde beyaz plakların olmasıdır. Boyun lenf bezlerinde büyüme, farenjit-tonsillit, ağız içerisinde yaralar, eklem ağrıları, daha nadiren, döküntü, karın ağrısı ve ishal de eşlik edebilmektedir. Ataklar arasında çocuklar tamamen sağlıklıdır ve hastalığa bağlı büyüme ve gelişmede etkilenme olmaz.

     

    Ailesel geçiş gösterebiliyor

    PFAPA Sendromunda (tekrarlayan ateş) ataklar sıklıkla 2-5 yaş arasında başlar ve 7-8 yaşından itibaren kaybolur. Hastaların bir kısmında bu ataklar ergenlikte ve yetişkinlikte de devam edebilir. Araştırmalar; tam olarak genetik bir neden ortaya konulamamakla birlikte, hastalığın ailesel geçiş gösterebildiğini düşündürmektedir. Kendi klinik tecrübelerimizde de anne-baba-amca-hala-teyze-dayı gibi bir yakında çocuklukta benzer bulguların olduğunu, bademcik ameliyatı sonrasında bulguların sonlandığını belirli hastalarda görebilmekteyiz.

     

    Her mevsim görülebiliyor!

    Hastalığın özelliklerinden biri de diğer enfeksiyonlardan farklı olarak mevsim gözetmemesidir; kış ve bahar aylarında daha sık olmakla birlikte, her mevsimde PFAPA atakları gelişebilir. Bazı mevsimler daha sık görülmesinin nedeni, muhtemel viral enfeksiyonların bağışıklık sistemini uyararak PFAPA atağını tetikleyebilmesidir. Bu açıdan PFAPA tanılı çocukların aileleri, üst solunum yolu enfeksiyonları konusunda daha koruyucu ve dikkatli olmalıdır. Çocuklar, genel durumları iyi olduğu sürece, okul ve sosyal yaşamlarından kısıtlanmamalıdır.

    Pfapa Sendromu Nedir?

    Ana nedeni; bağışıklık sisteminin yoğun çalışması

    Hastalığın temel sebebinin, bağışıklık sisteminin nedensiz bir şekilde yoğun çalışması olduğunu belirten Demir “PFAPA sendromunda bağışıklık sistemi yoğun çalışırken, enfeksiyon hastalıklarına benzer bulgular gelişebilmekte ve hastaların enfeksiyon varmış gibi gereksiz tedaviler almasına neden olabilmektedir. Güncel bilimsel verilerle, buna neyin neden olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, bazı genetik durumların bu hastalık için risk oluşturabildiğini biliyoruz” diyor.

    Başka hastalıklarla karışabiliyor!

    Hastalığın tanısı doktor muayenesi ve hastanın benzer ataklarının görülmesi ile konulur. Laboratuvar testlerinde, sanki vücutta mikrobik bir durum varmış gibi yükseklikler görülür. PFAPA teşhisi koymadan önce benzer bulgulara neden olabilecek diğer hastalıkları dışlamak gerekmektedir. Çünkü başka enfeksiyon hastalıklarının yanı sıra ülkemizde sık görülen Ailesel Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı ve birkaç romatizmal periyodik ateş sendromunun bulguları PFAPA ile karışabilmektedir.

    Tedavide bu noktaya dikkat! 

    Ferhat Demir “Steroid (kortizol) tedavisi atak dönemlerinde sık kullanılıp faydası görülse de steroid uygulamasının istemediğimiz bir yan etkisi, atak aralıklarının kısalmasına neden olmasıdır. Steroid uygulaması sonrası ataklar haftada bire kadar sıklaşabilmektedir. Steroid tedavisi bu açıdan her ay ya da daha sık kullanılmasını önerdiğimiz bir tedavi yöntemi değildir. Bu nedenle, hastalara çocuk romatoloji uzmanı değerlendirmesi ile diğer romatizmal nedenler dışlandıktan sonra, gerekirse atak sıklığını azaltmada yardımcı olabilen ek tedaviler verilebilmektedir. Adeno-tonsillektomi (geniz ve bademcik ameliyatı), hastaların yüzde 85-90’lık kısmında atakların tamamen sonlanmasını sağlayan en etkin tedavi yöntemidir. Bademcik ameliyatına rağmen atak bulguları devam eden ve dirençli seyreden hastalarda daha üst basamak tedavi seçenekleri bulunmaktadır” dedi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

     

     

     

  • Kalp Sağlığı İçin 12 Risk Faktörü

    Kalp Sağlığı İçin 12 Risk Faktörü

    Kalp Sağlığı İçin 12 Risk Faktörü

    Son verilere göre 2030 yılında dünya genelinde 23 milyon kişinin kalp sağlığı sorunu kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybedeceği tahmin ediliyor. Ancak ciddi kalp hastalıklarının önemli bir çoğunluğu risk faktörlerinin kontrol altına alınabilmesi sayesinde önlenebiliyor.

    Kalp Sağlığı İçin 12 Risk Faktörü. Vücuda gereken besin maddeleri ve oksijeni sağlayan kanı dolaşım sisteminde hareket ettiren; göğüs kemiğinin hemen altında yer alan kalp, vücudun en önemli organlarının başında gelmektedir. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, vücudun ısısını düzenler, asit-baz dengesini korur, hormon ve enzimleri vücudun gereken yerlerine taşır. Kalbin günde 9 bin litre kanı vücuda pompaladığı bilinir. Yetişkin kişilerde 200 gram ile 400 gram arasında bir ağırlığı bulunan kalp hayati bir organdır. Vücuttaki dolaşımın doğru ve sağlıklı gerçekleşmesi için kalbin de sistematik olarak çalışması gerekir.

    Hemen hemen herkes kalp hastalıklarına yakalanabilir. Ancak bazı kişiler bu konuda daha büyük risk altındadır. Kalp ve damar hastalıklarında mücadelede en önemli atılacak adım tedbir almaktır. Çünkü kalp ve damar hastalıkları risk faktörleri nedeniyle daha erken ortaya çıkabilmekte ve hızla ilerleyebilmektedir. Bu risk faktörlerini şöyle sıralamak mümkündür:

    • Yaş faktörü: Erkeklerde 45, kadınlarda 55 yaşın üzerinde olmak
    • Ailede erken yaşta kalp hastalığı görülmesi
    • Tütün ürünleri kullanımı
    • Hipertansiyon
    • Kolesterol yüksekliği
    • Fiziksel hareketsizlik
    • Diyabet
    • Obezite
    • Stres
    • Depresyon
    • Uyku sorunları
    • Erken menopoz
    Erken yaşta da kalp sağlığı bozulabilir

    Hayat boyu hiç mola vermeden çalışmaya devam eden kalp arada yorulup görevini aksatabilmektedir. Sağlıksız beslenme, sigara, stres, hareketsiz yaşam kalp ve damar hastalıklarına sebep olan faktörler arasında yer alırken; bu faktörlerin kontrol altına alınması ve vücudu dikkatli izlemek hayat kurtarıcı olabilmektedir. Bazen genç yaştaki kişiler kalp hastalığından endişe etmek için çok erken olduğunu düşünüp, dikkatsiz davranabilmektedir. Oysa erken yaşlarda atardamarlarda plak oluşumu başlayabilmektedir. Ailede kalp hastalığı, diyabet gibi hastalıklar da varsa; genç kişi fazla kilo sahibiyse damarlar bundan erken yaşta ve olumsuz etkilenebilmektedir. Damar sertliğine bağlı koroner arter hastalığında genetik etkenlerin yanında sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkili olduğu bilinmektedir.

    Kalp Sağlığı İçin 12 Risk Faktörü

    Kalbi koruyan hayati öneriler

    Bu nedenle kalp sağlığını korumak ve kalp nedeniyle oluşan ölümlerin önüne geçmek için bazı noktalara dikkat etmek gerekmektedir. Kalp sağlığını koruyan önerileri şöyle sıralamak mümkündür:

    • Sigara gibi tütün ürünlerinden uzak durmak
    • Sağlıklı beslenip, ideal kiloya ulaşmak ve o kiloyu korumak
    • Tuz tüketimini azaltmak
    • Fiziksel olarak aktif olmak
    • Stres yönetimine dikkat etmek
    • Pozitif bir bakış açısına sahip olmak
    • Kolesterol ve kan şekeri düzeyini dengede tutmak
    • Tansiyonu kontrol altında tutmak
    • Düzenli kalp kontrollerini yaptırmak
    • Pozitif bir bakış açısına sahip olmak (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)
  • Vegan Yaşam Ve Çocuk Gelişimi

    Vegan Yaşam Ve Çocuk Gelişimi

    Vegan Yaşam Ve Çocuk Gelişimi

    Çocukların vegan yetiştirilmesi konusu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanları ikiye bölüyor. Vegan yaşam çocuk sağlığı açısından doğru mu?

    Vegan yaşam çocukların gelişimini, boy uzamasını vb. faktörleri kesinlikle, etkileyebilir. Çocukluk çağının yetişkin dönemden en önemli farklarından biri vücut büyümesinin ve beyin gelişiminin hızlı olmasıdır. Büyüme konusunda genetik, beslenme ve hormonların rolü çok büyük. Vegan beslenme şekli özellikle protein ve mikronutrientlerin eksikliği konusunda yüksek risklidir. Protein eksikliği direkt büyüme geriliğine yol açabileceği gibi, vitamin ve mineral eksikliklerinin de katkısıyla büyümede gerekli  hormonların yapımında ve etkisinde de azalmaya yol açarak sağlıklı büyümeyi aksatabilir.

     

    Vegan beslenen bir çocuğun gelişimi ideal boy kilo eğrisinin altında kalıyorsa yeterli beslenmiyor diyebilir miyiz? Bu durumda vegan beslenmeyi kesmek gerekir mi?

    Beslenme yetersizlikleri büyüme geriliği olan çocuklarda en sık karşılaştığımız nedenlerden biri. Karşımızda bir çocuk olduğunu düşünürsek anne babaların çocuk adına, hem uygulamada zorluklar taşıyan,  hem de çocuğun vücut sağlığı üzerine olumsuz sonuçları olabilecek bir yaşam biçimine karar vermelerini doğru bulmuyorum.

    Ancak yine de bu konuda ısrar söz konusu ise, vegan yaşam biçimini benimseyen ailelerin çocuklarının sağlık kontrollerinin daha sıkı bir şekilde yapılması gerekir.  Vegan yaşamda olan çocuklarda kalsiyum, B12, çinko ve demir eksikliği riskleri artmıştır. Bu takviyelerin ilaç şeklinde sürekli alınması gerekir ki, hiç pratik değil.  Biz yetişkinler için de ilaç uyumu en büyük zorluklardan biri iken çocukların sürekli ilaç kullanmaya uyum sağlamaları hiç inandırıcı değil. Evet, vegan beslenmeyi kesmek gerekebilir.

     Vegan Yaşam Ve Çocuk Gelişimi

    Çocukların ihtiyacı olan besinler sadece bitki bazlı gıdalardan alınabilir mi yoksa çocuğun et ve süt ürünlerine de ihtiyacı var mıdır?

    Sadece bitkisel kaynaklarla dengeli beslenme sağlayamayız. Hayvansal ürünlere kesinlikle ihtiyaçları var. Örneğin demir hem baklagillerde hem et ürünlerinde var gibi bir savunmayla karşılaşabiliyoruz. Ancak, vitamin minerallerin biyoyararlanım dediğimiz bir süreci var.  Baklagille bağırsağa gelen demir, kırmızı et ile bağırsağa gelen demir kadar iyi emilemeyebilir

    Anne sütü ile beslenen bebeklerde de anne sütünün içeriğinin demir ve B12 vitamininden zengin olması, bizim dışardan ilaç şeklinde vermemize göre daha etkin olacaktır.

     

    Et tüketmeyen, doğumundan itibaren vegan beslenen çocuklarda ileriki yıllarda sağlık sorunları görülme riski daha mı fazla?

    Her ne kadar vegan beslenmede kalp sağlığı üzerine olumlu etkilerden bahsedilse de yasaklı beslenme modellerinde besin eksikliklerinin sonuçları da korkunçtur. Potansiyel eksiklikler açısından denetleme ve eksikliklerin düzenli olarak takviye edilmesi her zaman uygulanamayacağı için özellikle kemik sağlığı ve beyin sağlığı üzerine olumsuz etkileri çok muhtemeldir. Ders başarısı ve sosyoentellektüel kapasitede kayıplar da yine maalesef olabilir. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

     

  • “HoLEP İyi Huylu Prostat Büyümesini Yüzde 85 Ortadan Kaldırıyor

    “HoLEP İyi Huylu Prostat Büyümesini Yüzde 85 Ortadan Kaldırıyor

    “HoLEP İyi Huylu Prostat Büyümesi Tedavisinde İlaç Kullanımını yüzde 85 Ortadan Kaldırıyor

    İyi huylu prostat büyümesinin özellikle 50 yaşından sonra erkeklerde yaygın olarak görüldüğünü söyleyen Dr. İlter Alkan, ilaçla tedavinin yeterli olmadığı veya kısa-uzun dönemde bazı yan etkileri olduğu zaman hastalığın seyrine göre cerrahi işlem önerebildiklerini dile getirdi ve HoLEP hakkında konuştu.

    HoLEP teknolojisinin hem hekim hem de hasta açısından pek çok kazanım sağladığını söyleyen Doç. Dr. Alkan, “Ameliyat sırasında holmium lazer enerjisi kullanıyoruz dolayısıyla kanama riski çok daha düşük oluyor. Kapalı bir cerrahi olduğu için de yatış süresi çok daha kısa oluyor. Hastanın bir gece hastanede kalması genellikle yetiyor, ertesi gün taburcu edebiliyoruz. Kapalı cerrahiyle doku tamamen alındığı için de tekrarlama riski çok düşük oluyor.”

     

    Bazı hastaların cerrahiden bazı yanlış bilgiler nedeniyle çekince duyabildiklerini ancak özellikle cerrahi gerektiren hasta grubunda zamanla komplikasyon risklerinin artacağını olacağını belirten Alkan sözlerine şöyle devam etti: “İlaç kullandığımız sürece etkili olmaktadır, ilacı kestiğiniz takdirde yakınmalar tekrar başlayacaktır. İlacı hayatınız boyunca kullanmanız gerekiyor, bazı yan etkileri de olabiliyor. Bunlar kişilerin cinsel hayatını olumsuz etkileyebiliyor. Ayrıca yapılan bazı bilimsel çalışmalarda; uzun süre ilaç kullanımında demans, nörokognitif bozukluklar gibi hastalık risklerinin arttığına dair veriler bildirildi.”

     

    İLAÇ TEDAVİSİNE GEREK KALMIYOR

    Araştırmanın, özellikle bütün dokunun alındığı (HoLEP gibi) kapalı yöntemlerin etkisini ortaya koyduğunu aktaran Alkan, “ABD’de yapılan ve 5 bin yüz hastanın incelendiği çalışmada, endoskopik (kapalı; kesi gerektirmeyen) yöntemlerle tedavi edilen hastanın yeniden ilaç tedavisine ihtiyaç duyup duymadığı araştırılmış. Hastaların yüzde 80-85’inde ilaçlara gerek kalmadığı, kesildiği saptanmış. Bu da özellikle HOLEP yönteminin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor” diye konuştu.

    “HoLEP İyi Huylu Prostat Büyümesi Tedavisinde İlaç Kullanımını yüzde 85 Ortadan Kaldırıyor

    “HoLEP YÖNTEMİYLE 150-200 GRAM PROSTATLARI TEDAVİ EDEBİLİYORUZ”

    Bu teknikle ilk ameliyatları 2003-2004 yıllarında kendilerinin yaptığını söyleyen Alkan, “HoLEP yöntemiyle 150-200 gram gibi büyük prostatları bile açık ameliyata gerek kalmadan kapalı şekilde yapabiliyoruz. Bu hastalar için büyük avantaj. Büyük prostatlarda HoLEP tekniğiyle açık ameliyatı kaldırmış durumdayız. Ameliyattan sonra hastalarda sertleşme problemi de görülmüyor. Bu konu hastalarımız tarafından yanlış bilindiğinden kapalı operasyonlardan kaçınarak ilaç kullanmayı tercih edebiliyor. Ancak belirttiğim gibi iyi huylu prostat büyümesi nedeniyle yapılan kapalı operasyonlardan sonra sertleşme kaybı riski oldukça düşüktür. Ayrıca prostat büyüme tedavisinde kullanılan ilaçların da libido kaybı, sertleşme problemleri gibi cinsel problemlere yol açabileceğini unutmamak gerekiyor ifadelerini kullandı.

     

     

  • “Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Süresi Yetersiz”

    “Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Süresi Yetersiz”

    "Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Süresi Yetersiz"

    Memur-Sen ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen Toplu Sözleşme Kongresi’nin 4. Oturumu, Sağlık-Sen Genel Başkanı Semih Durmuş’un moderatörlüğünde gerçekleştirildi.  

    Semih Durmuş, “Talep ettiğimiz yeni toplu sözleşme yasanın içeriğinin ne olması gerektiği noktasında da değerlendirmelerle bulunacağız. Kamu çalışanlarının haklarının ve menfaatlerinin korunup geliştirilmesi noktasında elimizi daha çok güçlendirecek bir yasanın yürürlüğe girmesini arzu ediyoruz. Memur-Sen olarak bizler, memur sendikacılığının öncülüğünü yapıyoruz. Edindiğimiz tecrübelerle sistemin aksayan yönlerini çözüme kavuşturarak ilerlemeyi amaçlıyoruz” dedi.

     

    Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Süresi Yetersiz

    “Toplu Sözleşmenin Süresi, İşleyişi, Tarafları ve İmza Yetkisi” başlıklı bir konuşma yapan Polat, toplu görüşme ile toplu sözleşme arasında karşılaştırma yaptı. Toplu sözleşmenin 2 yılda bir yapılmasını talep edilen konuların birikmesi noktasında eleştiren Polat, toplu sözleşme görüşmelerinin 22 gün sürmesini de yetersiz buldu. Toplu Sözleşme Yasasıyla birlikte hizmet kolu sendikalarının da müzakerelere girdiğini belirten Polat, “Pandemi ve ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere çeşitli sorunların yaşandığı günümüzde kamu temsilcileri, 2 yıllık periyotta önümüzü görüp de nasıl zam teklifi sunacağız’ görüşünü de gündeme getirebilir” dedi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

    "Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Süresi Yetersiz"

     

  • Erkeklerde Genetik Saç Dökülmesi Nasıl Önlenir?

    Erkeklerde Genetik Saç Dökülmesi Nasıl Önlenir?

    Erkeklerde Genetik Saç Dökülmesi Nasıl Önlenir?

    Dr. Mesut Tomo Erkeklerde genetik saç dökülmesinin istatistiklere göre %95 oranında gen kaynaklı diye belirtti. Fakat buna sebep olan tek bir genden ziyade, 63 farklı genden de söz etmek gerektiğinin de altını çizdi.

     

    Dr. Mesut Tomo Erkeklerde genetik saç dökülmesi ne zaman başlar sorusuna ise istatistikler yine yanıt aramış ve öyle görünüyor ki ergenlik dönemi sonrası başlama yaşının da habercisi. 20’li- 30’lu yaşlar erkeklerde, kadınlarda ise menopozdan sonra belirgin hale gelmeye başlıyor.

    Erkeklerde Saç dökülmesi Genetik mi?

    Kalıtsal kellik saç kayıplarının en bilinen en yaygın sebebi. Gerçek anlamda bir hastalıktan ziyade hormon seviyelerindeki değişikliğin, yaşlanma sürecinin ve stresin etki ettiği doğal bir durum.

    Araştırmacılar, tedavi uygulamasının artması ve gelişen teknoloji sayesinde bu tür saç dökülmesinin nedenleri hakkında gün geçtikçe daha fazla bilgi edinme imkanı bulmaya başladılar. Hormonlara dayalı bulgular; erkeklik hormonu testosteronun bir sebeple normal saç büyüme döngüsünü değiştirdiğini ve daha kısa, daha ince saçların çıkmasına neden olduğunu saptamış bulunuyorlar. Sonuçta da, kafa derisinin belirli bölgelerindeki saçlar büyümeyi tamamen durdurup, erkek tipi saç dökülmesi diye tanımlanan duruma neden oluyor.

    Erkeklerde Genetik Saç Dökülmesi Nasıl Önlenir?

    Aileden Yansımalar

    Tomo, “Erkeklerde genetik saç dökülmesi nasıl önlenir sorusu bazı durumlarda ebeveynler arası tatlı çatışmalara neden olabilir. Çünkü bir halk inanışına göre kellik, anne ve ailesinden miras alındığı şeklinde bir inanış vardır. Fakat inanışın aksine, durum her iki ebeveynin de katkıda bulunduğu genlere bağlıdır.” Dedi.

     

    Semptomlar

    Kalıtsal tipte kellik genellikle saçın incelmesiyle başlar, kafa derisinin bazı kısımlarında tamamen saçın dökülmesine doğru ilerler. Yastıktaki, küvetteki, fırçadaki yahut yerdeki tüyler, saç dökülmesinin belirtileridir. Bir kişinin ortalama günde 100 tel saç kaybettiği söylenir, ancak ciddi bir hastalıklar ve tedavilerinde, doğum sonrası gibi belirli koşullarda saç dökülmelerinde artış görülür.

    Erkeklerde saç dökülmesi en bilinen şekliyle şakaklarda başlar ve “ M” şeklinde yanları da içine alarak ilerler. En ileri aşamada, saçlı derinin yan ve arka tarafından kenar şeklinde bir saç kalır.

     

    Teşhis – Tedavi

    Erkeklerde genetik saç dökülmesi nasıl önlenir diye yola çıkan biri için öncelikle ebeveynlerinin özgeçmişi sorgulanır ve bu çoğu erkek için genelde teşhis için yeterlidir. Tedaviye başlanmazsa her geçen gün kellik artacaktır. Bunun için öncelikle uzman bir doktorun yardımıdır.

     

    Erkeklerde Genetik Saç Dökülmesi Önlemleri

    Doktorunuz saç dökülmenizin genetik olduğu sonucuna vardığında size; minoksidil veya finasterin vererek saç dökülmenizin yavaşlamasını sağlamaya çalışacaktır. Minoksidil hem erkek hem de kadınlarca kullanılabilmekteyken finasterid sadece erkekler tarafından kullanılır. Günde iki üç kez saç derisine uygulanır. Kişiye göre toparlanma ve saçın uzama hızı değişiklik gösterir. Bu arada; Minoksidili ömür boyu kullanmak zorunda kalabileceğinizi de belirtmeden geçmeyelim, çünkü kullanıldığı sürede saçları tutan bir işleyişi vardır.

    Finasteride ise; vücutta testosteronun saç büyümesini etkileyen türünün oluşmasını engelleyen ve reçeteyle satılan bir ilaçtır. Araştırmalar, finasteridin genetik kellik yaşayan erkeklerin % 99’una kadar saç dökülmesini önlemeye yardımcı olduğu ve 2/3 oranında yeni saç büyümesi yarattığını göstermektedir. Minoksidilde olduğu gibi bu ilacın da faydası, kesildiğinde kaybolur. Ayrıca ilacın yan etkisi olarak; az sayıda da olsa erkeklerde cinsel işlev zorluğu yaşadığı saptanmıştır.

    Finasteride kadınlarda saç dökülmesini önlemiyor. Ayrıca doğum kusurlarına neden olabilme riski var, hamile kalma ihtimali olan yahut niyetli olan hiçbir kadın tarafından kullanılmamalıdır! Bununla birlikte, yüksek erkeklik hormonu seviyelerine sahip, erkek tipi saç dökülmesi yaşayan az sayıdaki kadına da yardımcı olabilmektedir. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)