Kategori: Sağlık

  • Saç Ekiminde Doğru Bilinen Yanlışlar!

    Erkekler arasında en sık başvurulan estetik uygulamalarının başında gelen saç ekimi operasyonları hem kaybedilen saçları hem de özgüveni yeniden kazandırıyor. Kişinin saç tipine ve yüz formuna ve kök kalitesine uygun olarak yapılan bu operasyonun başarıya ulaşması ise kişinin doğru ellere emanet edilmesiyle mümkün oluyor. Çoğu zaman hastaların başkalarından duyduğu ya da internetten okuduğu yanlış bilgiler yüzünden endişeli olduğunu veya mümkün olmayan sonuçlar istediğini dile getiren GlobalHair Medikal Direktörü Berkant Dural, bilgi karmaşasını önlemek için saç ekimi konusunda doğru bilinen yanlışları anlatıyor. Yazın saç ekimi yapılır mı? Çoğu kişi, yaz mevsiminin saç ekimi için uygun olmadığını düşünse de kışın en soğuğunda ya da yazın en sıcağında bile saç ekimi yapılabilir. Bu operasyon için zaman fark etmez, önemli olan kişinin 4 hafta boyunca güneşten kendini koruyabilmesidir. Özellikle de hastalara operasyon yapılan alanla teması olmayan şapka ve bereler önerilir. İnce telli saçlara saç ekimi uygulanabilir mi? En sık dile getiren yanlış bilgilerden biri de ince telli saçlara sahip olan kişilere saç ekimi yapılmayacağıdır. Ancak daha fazla greft uygulanarak bu hastalara saç ekimi yapmak mümkündür. Burada önemli olan doktorun saç analizini yaparak doğru tedavi yaklaşımını belirlemesidir. Sonrası ömür boyu kullanılacak sağlıklı saçlardır. Saç ekimi için saçların tamamının dökülmesi beklenmeli mi? Hayır! Saçının seyrekliğinden şikâyet eden herkes istediği zaman saç ekimi işlemi yaptırabilir. Hatta saç ekimi için belli bir saç oranının bulunması uygulanacak işlemin başarılı olmasında önemli bir etkendir. Dolayısıyla saç ekimi için kel kalmayı beklemeye gerek yoktur. Saç ekiminden sonra denize girilmez mi? Yazın habercisi baharın geldiği bugünlerde saç ekimi operasyonu ile tatil planları arasında kalanlar olabilir. Ancak doğru planlama ile ikisi de yapılabilir. Şöyle ki, ekim yapılan alanın 1 hafta süre ile korunması gerekir. Sonrasında yine dikkati elden bırakmadan normal hayata dönmek mümkündür. Bu süreçte uygulanan teknikte önemlidir. Ayrıca 4 hafta sonra da denize veya havuza girilebilir. Beyaz saçlar ekim için uygun mu? Uygun ekipman, donanımlı merkez ve uzman kişilerce dikkatli ve özenli bir şekilde yapıldığında beyaz saçlar da ekim için uygundur. Beyaz saç köklerinin görülmesi daha zor olacağından bunun için özel optik büyüteçler kullanılır ve saç ekimi operasyonu gerçekleştirilir.

    Erkekler arasında en sık başvurulan estetik uygulamalarının başında gelen saç ekimi operasyonları hem kaybedilen saçları hem de özgüveni yeniden kazandırıyor. Kişinin saç tipine ve yüz formuna ve kök kalitesine uygun olarak yapılan bu operasyonun başarıya ulaşması ise kişinin doğru ellere emanet edilmesiyle mümkün oluyor.

     

    Çoğu zaman hastaların başkalarından duyduğu ya da internetten okuduğu yanlış bilgiler yüzünden endişeli olduğunu veya mümkün olmayan sonuçlar istediğini dile getiren GlobalHair Medikal Direktörü Berkant Dural, bilgi karmaşasını önlemek için saç ekimi konusunda doğru bilinen yanlışları anlatıyor.

    Yazın saç ekimi yapılır mı?

    Çoğu kişi, yaz mevsiminin saç ekimi için uygun olmadığını düşünse de kışın en soğuğunda ya da yazın en sıcağında bile saç ekimi yapılabilir. Bu operasyon için zaman fark etmez, önemli olan kişinin 4 hafta boyunca güneşten kendini koruyabilmesidir. Özellikle de hastalara operasyon yapılan alanla teması olmayan şapka ve bereler önerilir.

    Erkekler arasında en sık başvurulan estetik uygulamalarının başında gelen saç ekimi operasyonları hem kaybedilen saçları hem de özgüveni yeniden kazandırıyor. Kişinin saç tipine ve yüz formuna ve kök kalitesine uygun olarak yapılan bu operasyonun başarıya ulaşması ise kişinin doğru ellere emanet edilmesiyle mümkün oluyor. Çoğu zaman hastaların başkalarından duyduğu ya da internetten okuduğu yanlış bilgiler yüzünden endişeli olduğunu veya mümkün olmayan sonuçlar istediğini dile getiren GlobalHair Medikal Direktörü Berkant Dural, bilgi karmaşasını önlemek için saç ekimi konusunda doğru bilinen yanlışları anlatıyor. Yazın saç ekimi yapılır mı? Çoğu kişi, yaz mevsiminin saç ekimi için uygun olmadığını düşünse de kışın en soğuğunda ya da yazın en sıcağında bile saç ekimi yapılabilir. Bu operasyon için zaman fark etmez, önemli olan kişinin 4 hafta boyunca güneşten kendini koruyabilmesidir. Özellikle de hastalara operasyon yapılan alanla teması olmayan şapka ve bereler önerilir. İnce telli saçlara saç ekimi uygulanabilir mi? En sık dile getiren yanlış bilgilerden biri de ince telli saçlara sahip olan kişilere saç ekimi yapılmayacağıdır. Ancak daha fazla greft uygulanarak bu hastalara saç ekimi yapmak mümkündür. Burada önemli olan doktorun saç analizini yaparak doğru tedavi yaklaşımını belirlemesidir. Sonrası ömür boyu kullanılacak sağlıklı saçlardır. Saç ekimi için saçların tamamının dökülmesi beklenmeli mi? Hayır! Saçının seyrekliğinden şikâyet eden herkes istediği zaman saç ekimi işlemi yaptırabilir. Hatta saç ekimi için belli bir saç oranının bulunması uygulanacak işlemin başarılı olmasında önemli bir etkendir. Dolayısıyla saç ekimi için kel kalmayı beklemeye gerek yoktur. Saç ekiminden sonra denize girilmez mi? Yazın habercisi baharın geldiği bugünlerde saç ekimi operasyonu ile tatil planları arasında kalanlar olabilir. Ancak doğru planlama ile ikisi de yapılabilir. Şöyle ki, ekim yapılan alanın 1 hafta süre ile korunması gerekir. Sonrasında yine dikkati elden bırakmadan normal hayata dönmek mümkündür. Bu süreçte uygulanan teknikte önemlidir. Ayrıca 4 hafta sonra da denize veya havuza girilebilir. Beyaz saçlar ekim için uygun mu? Uygun ekipman, donanımlı merkez ve uzman kişilerce dikkatli ve özenli bir şekilde yapıldığında beyaz saçlar da ekim için uygundur. Beyaz saç köklerinin görülmesi daha zor olacağından bunun için özel optik büyüteçler kullanılır ve saç ekimi operasyonu gerçekleştirilir.
    İnce telli saçlara saç ekimi uygulanabilir mi?

    En sık dile getiren yanlış bilgilerden biri de ince telli saçlara sahip olan kişilere saç ekimi yapılmayacağıdır. Ancak daha fazla greft uygulanarak bu hastalara saç ekimi yapmak mümkündür. Burada önemli olan doktorun saç analizini yaparak doğru tedavi yaklaşımını belirlemesidir. Sonrası ömür boyu kullanılacak sağlıklı saçlardır.

    Saç ekimi için saçların tamamının dökülmesi beklenmeli mi?

    Saçının seyrekliğinden şikâyet eden herkes istediği zaman saç ekimi işlemi yaptırabilir. Hatta saç ekimi için belli bir saç oranının bulunması uygulanacak işlemin başarılı olmasında önemli bir etkendir. Dolayısıyla saç ekimi için kel kalmayı beklemeye gerek yoktur.

    Saç ekiminden sonra denize girilmez mi?

    Yazın habercisi baharın geldiği bugünlerde saç ekimi operasyonu ile tatil planları arasında kalanlar olabilir. Ancak doğru planlama ile ikisi de yapılabilir. Şöyle ki, ekim yapılan alanın 1 hafta süre ile korunması gerekir. Sonrasında yine dikkati elden bırakmadan normal hayata dönmek mümkündür. Bu süreçte uygulanan teknikte önemlidir. Ayrıca 4 hafta sonra da denize veya havuza girilebilir.

    Beyaz saçlar ekim için uygun mu?

    Uygun ekipman, donanımlı merkez ve uzman kişilerce dikkatli ve özenli bir şekilde yapıldığında beyaz saçlar da ekim için uygundur. Beyaz saç köklerinin görülmesi daha zor olacağından bunun için özel optik büyüteçler kullanılır ve saç ekimi operasyonu gerçekleştirilir.

  • Doğal Doğum Hakkında En Sık Sorulan 7 Soru!

    Çocuk sahibi olmaya karar veren ve gebelik testinin pozitif çıkmasıyla unutulmaz mutluluk yaşayan anne-baba adayları için, hayatlarında heyecanlı ve telaşlı bambaşka bir dönem de başlamış oluyor. İlk ultrasonografik görüntülerdeki heyecan, bebeğin gelişiminin takibi, kız mı-erkek mi derken, doğum şeklinin ne olacağı da bu tatlı heyecanda sordukları başlıca sorular arasında yer alıyor.

     

     

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ece Sınacı “Bazen saatlerce süren kasılmalar ve aslında iyi ilerlediğini gördüğümüz süreçlere rağmen bebek bir türlü vajinal yolla gelmez. Anne adaylarının bu durumda sezaryene yönelmeleri kendilerini başarısız hissetmelerine yol açmamalı. Zorunlu durumlarda başvurulan sezaryeni bir başarısızlık, vajinal doğumu bir başarı olarak görmemek gerekir” diyor. Son yıllarda gerek eğitimler, gerekse sosyal medya kullanımı sayesinde anne adaylarının birbirleriyle çok daha fazla tecrübe paylaşımında bulunmasıyla doğal doğuma ilginin arttığını söyleyen Sınacı şöyle konuşuyor: “Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Bu doğum şekline ilgi arttı çünkü insanlar artık daha cesur ve duydukları kötü deneyimlerle hareket etmek yerine kendileri deneyimlemeyi tercih ediyorlar. Doktorlar ve ebeler de onların elinden tutup yanlarında oluyor.” Sınacı, doğal doğum hakkında en sık sorulan 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    Doğal Doğum Hakkında En Sık Sorulan 7 Soru!

    • Suni sancıdan korkmalı mıyız?

    Bütün ek müdahaleler iyi ki var. Doğru noktalarda kullanıldığında hayat kurtarıyor. Suni sancı bize başlamayan doğumu başlatma imkanı sunuyor, yeterli kasılmaları olmayan gebelerde kasılmaların gücünü artırarak doğumun ilerlemesini sağlıyor. Elbette kasılma yokken bir anda kasılma başlayınca gebe adapte olmakta zorlanabilir ama öncesinde gebelik süreci ve doğumla ilgili eğitim alan anne adaylarıyla, bu süreci daha iyi yönetebiliyoruz.

    • Doğal doğumda hiç müdahale edilmiyor mu?

    Öncelikle ‘doğal’ doğumdan anlaşılan; ninelerimizin tarlada, bahçede kendi başlarına yaptıkları doğumsa bunu yapmamız mümkün değil. Kadınlar zamanında kimsenin desteği olmadan bu deneyimi yaşamak zorunda kalmışlardır. Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Elbette damar yolu açılmalı, belirli aralıklarla NST (anne karnında bebeğin kalp atışları ve annenin doğum kasılmalarını gösteren test) çekilmeli, bunların olması bizi sağlıklı ve minimum müdahaleli vajinal doğum deneyiminden uzaklaştırmaz.

    • Doğal doğumda günümüzde eskiye göre ne değişti?

    Sınacı “Günümüzde doğal doğum deyince; gebenin kendi kasılmalarının başlattığı, her saat ilerlemesi gereken hızda ilerleyen, su kesesinin kendiliğinden açıldığı, gebenin kasılmaları karşılarken istediği gibi hareket edebildiği, mahremiyete önem verilen, suyun-aromatik yağların-müziğin terapötik etkisinden faydalandığımız, ev konforunda ama hastane güvenliğinde ve sürecin sağlıklı anne-bebek ile sonuçlandığı bir doğum anlayabiliriz” diyor.

    • Nasıl bir ortamda doğum oluyor?

    Aslında istediğimiz; gebenin kasılmaların bir kısmını evde karşılaması. Hastane ne kadar konforlu olursa olsun gebeye yabancı bir ortam. Evde kasılmalar belli bir noktaya gelip hastanede geçirilen sürenin kısalmasını arzu ederiz. Kasılmaların başında gebe serviste oluyor, bebeğin gelişi yaklaşınca doğumhaneye alıyoruz. Eğer anne ve baba isterse, baba da doğumda olabiliyor. Doğum, şeklinden bağımsız olarak yeni bir bireyin hayata gelmesinin yanında yeni bir ailenin de hayata gelmesi demek. Bebek, ten tene teması sadece anneyle değil baba ile de kurmalıdır.Doğal Doğum Hakkında En Sık Sorulan 7 Soru!

     

    • Üstten bastırılıyor mu?

    Üstten bastırmak bebeğin çıkması gerektiği zamanda çıkmadığı ve annenin de ıkınacak gücünün kalmadığı durumda bebeğin bir zarar görmeden çıkabilmesine yardım etmek için kullandığımız bir yöntem. Dışardan bakan biri için çok kaba görünebilir, her gebeye rutin yapılmaz ama gerektiğinde yapılınca hayat kurtarır.

    • Epidural anestezi hangi durumlarda gerekli?

    Her gebenin kasılmaları karşılama şekli ve kasılmalara verdiği tepki farklıdır. Eğer gebe vajinal doğumu deneyimlemek istiyorsa, ultrasonografide ve fizyolojik açıdan hiçbir engel yoksa, fakat kasılmalar çok ağır geliyorsa epidural anestezi gebeye konforlu bir vajinal doğum imkanı sağlıyor.

    • Gebeler doğum sürecinde hareket edebiliyor mu?

    Dr. Ece Sınacı “Mümkünse hiç oturmasınlar. NST çekilirken bile ayakta dursunlar, yürüsünler isteriz. Ebeler her alanda olduğu gibi yürürken de gebelere destek oluyorlar, gebenin koluna girip hastanenin merdivenlerini inip çıkmasına eşlik ediyorlar, bu bariz bir şekilde doğum süresini kısaltıyor. Doğum bir ekip işidir ve doğuma doktorun yanı sıra ebe, psikolog ve doula da (doğum süreciyle ilgili eğitimini tamamlamış doğum destekçisi) girebiliyor” diyor.

     

  • Miyomların 6 Önemli Sinyali!

    Miyomların 6 Önemli Sinyali!

    Rahmin kas hücrelerinden kaynaklanan iyi huylu kitleler olan miyomlar kadınlarda oldukça sık rastlanan bir hastalık. Öyle ki görülme sıklığı yaşa göre değişmekle birlikte her 4 kadından 1’inde ‘miyom’ tespit ediliyor!

     

     

    Bu iyi huylu kitleler rahmin her yerinde gelişebiliyor; rahmin iç dokusuna çok yakın olabilecekleri gibi, dış duvarına yakın olup karın içine de büyüyebiliyorlar. Genellikle hiçbir şikayete ve ciddi sorunlara yol açmasa da bazı miyomlar yoğun veya düzensiz adet kanamalarına, kasık ağrılarına, dahası hamile kalmaya veya düşüğe neden olabiliyorlar! Ayrıca çok nadir rastlansa da 40 yaş üstünde oluşan ve hızlı büyüyen miyomlar sarkom adı verilen kötü huylu kitleler de olabiliyor. Dolayısıyla takip ve gerektiğinde tedavi edilmesi büyük önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Özgüç Takmaz, çoğunlukla herhangi bir yakınmaya neden olmadığı için miyomların büyük bir kısmının rutin yapılan jinekolojik kontrollerde tespit edildiğini belirterek, “Bu nedenle en az yılda bir kez muayene olmayı ihmal etmemek çok önemli. Miyom tespit edildiğinde ise korkulmasın, çünkü çoğunlukla sadece ultrason muayenesi ile takip yeterli oluyor. Yaşam kalitesini düşüren sorunlara yol açtığında veya anne olmayı engellediğinde ise ilaç tedavisi veya cerrahi yöntemle tedavi edilebiliyor. Günümüzde tıbbi teknolojilerde yaşanan hızlı gelişimler sayesinde daha etkin ve daha güvenli ameliyatlar yapılıyor, hastalar kısa sürede günlük yaşamlarına dönebiliyor.” diyor.

    Miyomların 6 Önemli Sinyali!

    Henüz nedeni bilinmiyor, ancak… 

    Miyomlar her yaşta görülse de yaş ilerledikçe saptanma ihtimali artıyor. Bunun nedeni ise miyomların kadınlık hormonu olan östrojen ile büyümeleri ve zamanla östrojene maruziyet arttığı için ultrasonda görülebilecek boyuta ulaşmaları. Miyomların tam olarak neden kaynaklandığı henüz açıklığa kavuşmamış olsa da bazı genlerin riski arttırdığı biliniyor. Dolayısıyla özellikle ailesinde miyom öyküsünün bulunması önemli bir risk faktörü olarak gösteriliyor. Ayrıca hiç hamile kalmamak veya doğum yapmamış olmak da riski artıran diğer etkenleri oluşturuyor. Yapılan bazı çalışmalar da düşük D vitamini ve A vitamini seviyelerinin miyom oluşma ihtimalini arttırdığını gösteriyor.

    Miyomların 6 önemli sinyali! 

    Miyomların büyük çoğunluğu şikayet oluşturmuyorlar. Ancak bazı durumlarda yerleştikleri bölge veya boyutlarına göre farklı yakınmalara neden olabiliyorlar. Takmaz miyomun belirtilerini şöyle anlatıyor:

    • Adet bozukluklarına yol açabiliyor. Adet kanamalarının yoğun ve uzun süreli olması, ara kanamalar veya lekelenme kanamaları gibi sorunlar miyom belirtisi olabiliyor.
    • Adet döneminde gelişen ağrı da miyomlardan kaynaklanabiliyor.
    • Gebelik kesesinin rahme yerleşmesini veya yerleşen kesenin büyümesini önleyebiliyorlar. Bunun sonucunda hamile kalmayı engelleyebiliyor ya da düşüğe yol açabiliyorlar.
    • Karında şişkinlik ve gaz problemleri yapabiliyor. Bağırsaklara baskı oluşmuş ise kronik kabızlık, zor ve ağrılı dışkılama sorunu gelişebiliyor.
    • Miyom mesaneye doğru büyümüş ise sık idrara çıkma problemi yaşanabiliyor.
    • Ağrılı cinsel ilişki de büyük miyomların sinyali olabiliyor.
    Miyomların 6 Önemli Sinyali!
    İlaç veya cerrahi yönteme başvuruluyor

    Ultrasonda tespit edilen miyomlar boyutlarındaki değişimler ve oluşturdukları şikayetlere göre ya tedavi ya da takip ediliyor. Çeşitli yakınmalara neden olan, hızlı büyüyen, hamile kalınmasına engel teşkil eden veya hamilelik oluştuğunda düşüğe yol açabilecek olan miyomlarım tedavi edilmeleri gerekiyor. Menopoza sokan iğneler, rahim damarlarının anjiyo ile tıkanması, ultrason veya MR cihazı ile eritme yöntemleriameliyatsız tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Doç. Dr. Özgüç Takmaz, “Ancak miyomlar bu yöntemlerle tam olarak yok olmadıkları ve genelde tedavinin ardından bir süre sonra tekrar büyüdükleri için tüm dünyada halen en sık miyomektomi ameliyatı ile tedavi ediliyor.” bilgisini veriyor.

    Kapalı cerrahi kritik öneme sahip!  

    Günümüzde miyomektomi ameliyatı ile çok sayıda veya büyük miyomlar güvenli ve etkin bir şekilde temizlenebiliyor. Miyomektomi ameliyatları klasik açık yöntem, laparoskopik (kapalı) ve robotik yöntem olmak üzere 3 şekilde uygulanabiliyor. Ayrıca rahim iç duvarına yakın olan miyomlar vajinal yol ile yapılan histeroskopik yöntemle de çıkartılabiliyor. Hastaya hangi cerrahi yöntemin uygulanacağına miyomun boyutu, yerleşim yeri ve sayısı dikkate alınarak karar veriliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı  Doç. Dr. Özgüç Takmaz, miyomektomi ameliyatlarında en sık laparoskopik ve robotik yöntemlerin tercih edildiğini belirterek şöyle devam ediyor: “Çünkü bu tür kapalı cerrahi yöntemlerde ameliyat sırasında kanamalar daha az oluyor, hastalar ameliyat sonrasında daha az ağrı sorunu yaşıyor ve hastaneden çok daha kısa sürede taburcu olabiliyorlar. Kapalı cerrahi yöntemler ayrıca hastaların daha hızla iyileşmelerini, dolayısıyla günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönmelerini sağlıyor.”

  • Ramazan’da Sofranız Sağlıklı Olsun!

    Ramazan’da Sofranız Sağlıklı Olsun!

    Ramazan ayında çeşit çeşit yemeklerle süslenen sofralar, kilo problemine neden olabiliyor. Oysa dengeli beslenmeye dikkat ettiğinizde oruç tutarken kilo vermeniz bile mümkün! Ramazan’da sağlıklı ve dengeli beslenmenin ipuçlarını Betül Yıldız anlatıyor.

     

     

    Ramazanın gelmesiyle birlikte birçok yeterli ve dengeli beslenmeyi es geçebiliyor. Bereketli Ramazan sofralarındaki çeşitler, kişinin günlük kalori miktarını aşmasına, bu da kişinin kilo almasına neden olabiliyor. Özellikle diyet yapan kişiler “Kilo vermek istiyorum ya da yemek istediğim başka şeyler var. Hakkımı orada kullanmak istiyorum” şeklinde düşünerek hem yetersiz besleniyor hem de kilo alabiliyor. Diyetisyen Betül Yıldız, kişi diyette olsun olmasın Ramazan’ın iki ana öğünü olan iftar ve sahuru atlamamayı; tabakları ise sebze, protein, süt grupları, tahıl grupları dengesini kuracak şekilde şekillendirmeyi öneriyor.

     

    Ramazan’da Sofranız Sağlıklı Olsun!

    Sahurda ve iftarda salatayı sofranızdan eksik etmeyin

    İftar, uzun süren açlıktan sonra yenilen ilk öğün olduğu için en dikkat edilmesi gereken öğün olduğunu söyleyen Dyt. Yıldız, orucu bir hurma ile açmanın kan şekeri dengesini yerine getireceğini belirtiyor. Ancak hurma konusunda aşırıya kaçmamak gerektiğinin de altını çiziyor. Dyt. Yıldız, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Orucunuzu açtıktan sonra midenizi rahatlatmak adına çok ağır olmayan çorbalarla yemeğe başlayın. Ana yemeklerde de çok yağlı olmayan, kızartmadan çok haşlama, fırında ve tencere yemeği şeklinde yemekleri tercih etmek midenizi rahat hissettirmek adına faydalı olacaktır. Sadece et ya da sadece sebze tüketmek yerine ikisinin dengesinin kurulması da öğünün daha kaliteli olmasını sağlar. Sahurda da aynı şekilde tam tahıl grubu, kaliteli protein olan yumurta, peynir grupları, tok hissettiren yağlı tohumlular tercih edilebilir. Salata ve yeşilliklere her iki öğünde de bağırsak sağlığımızı korumak için yer vermelisiniz. İftar sonrası ara öğünleri ikiye bölerek, sindirim sisteminizi çok yormadan meyve ve süt grupları, meyve ve kuruyemişler ya da sütlü tatlılar tercih edebilirsiniz. Probiyotikli yoğurtlar ya da kefir ya da yoğurt yine bağırsak problemi yaşayan bireyler için iyi bir tercih olacaktır.”

    Günde 1 fincan yeşil çay tüketin

    Dyt. Yıldız, kişinin bir sağlık problemi yoksa sindirimi desteklemek ve rahatlatmak için rezene, papatya, nane, kekik çayı gibi bitki çayları tercih edilebileceğini belirtiyor. Bunların yanında günde bir fincan yeşil çayın da tüketilmesi faydalı olacağını söyleyen Dyt. Yıldız, “Sahurda 1 litre, iftarda 1 litre gibi olabildiğince zamana yayılarak günlük tüketmeniz gereken su miktarının altına düşmemelisiniz. Gün içerisindeki eksik su miktarını tamamlamak için suyun hepsini bir anda değil içebileceğiniz zamana yaymanız daha faydalı olacaktır. Ayrıca iftardan 2 saat sonra 30 dakikalık egzersizler kilo vermek isteyenleri destekler hem de midenizi rahat ettirir”dedi.

  • Hemofilide Farkındalığı Arttırmak Çok Önemli

    Hemofilide Farkındalığı Arttırmak Çok Önemli

    Hemofili, dünyada yaklaşık 250 bin, Türkiye’de ise 6 binden fazla kişiyi etkiliyor. Hemofili, yaşam boyu tedavi gerektiren bir hastalık olmakla birlikte hastalığın yönetimi konusunda hasta ve hasta yakınlarına doğru bilgilerin ulaştırılması önem arz ediyor.

    Hemofili A, kanda pıhtılaşma faktörünün hiç olmaması veya az olması sonucu gelişen, genetik geçişli bir kanama bozukluğu olarak tanımlanıyor. Hemofili belirtileri arasında, eklemlerde spontan olarak meydana gelen kanamalar, bir kesik veya cerrahi operasyon sonrası uzun süre devam eden kanamalar sayılabilir. Dünya genelinde 250 bin, Türkiye’de ise 6 binden fazla kişiyi etkileyen hemofilide tedavilerin düzenli olarak uygulanmaması durumunda  hastaları bekleyen çok ciddi riskler söz konusu olabiliyor.

    “Hemofilinin tedavisi ve takibi kapsamlı bir şekilde yapılmalı”

    Hemofili hastalarının yaşam kalitelerini iyileştirmek üzere çalışmaların küresel anlamda devam ettiğine işaret eden Türkiye Hemofili Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Zülfikar, “Hemofili, kanın normal pıhtılaşma sürecini önleyen genetik geçişli bir kanama bozukluğudur. Hemofili nadir bir hastalıktır ve dünya çapında 700.000’den fazla kişiyi etkilemektedir ancak bu vakaların ancak üçte biri kaydedilebilmiştir. Ömür boyu süren, kronik bir hastalık olan hemofili, komplike ve multi-disipliner bir ekip yaklaşımı gerektirmektedir. Hastaların en sık karşılaştıkları ve sorun oluşturan kanamalar kas ve eklemlerde meydana gelmekle birlikte bu tip kanamalarda uygun tedavi yapılmaması, hastalarda akut veya kronik eklem sakatlıklarının gelişmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle de hemofili hastalarının tedavi süreçlerinde ve takiplerinde yalnızca kan hastalıkları uzmanları değil ortopedist, fizik tedavi uzmanları ve nükleer tıp uzmanları da Hemofili Konseyi çerçevesinde katkı sağlamalıdır.”

    “Hemofili hastalığı ve risklerinin farkında olmak çok önemli”

    Zülfikar, “Hemofili hastalığı, coğrafi ve etnik açıdan farklı olmamakla beraber 10 bin doğumdan 1’inde görülebiliyor. Hastalığın tedavisine çoğunlukla ilk kanamadan sonra, mümkünse 3 yaşından önce başlıyoruz. Hemofili ile yaşam, hastalığın getirdiği riskler de dikkate alındığında kolay olmamakla birlikte hemofili hastalarının, küçük yaştan başlayarak bu risklerin farkında olması; ailelerin de bu konuda gözetim noktasında dikkatli olması gerekiyor. Örneğin; küçük yaştaki bir çocuğun yaşamı, arkadaşlarıyla oynarken veya spor yaparken hastalığına bağlı olarak etkilenebiliyor. İlerleyen yaşlarda da mesleğini, hobilerini, sosyal ve cinsel hayatını her adımda gözden geçirmesi gerekebiliyor.” dedi.

    Hemofilide Farkındalığı Arttırmak Çok Önemli

    Türkiye’de tedavilere erişilebilirliği ele alan Zülfikar, “Hemofili A hastalarının yaşam kalitelerini artırabilmeleri için tedavilere erişimleri ve tedavilerin düzenli olarak uygulanması oldukça önemli. Bu kapsamda, Türkiye’de hemofili A hastalarının standart tedavilere erişimi mümkün ve biz de bu alanda sunulan tedavi opsiyonlarını geliştirmeye; hastaların ve hasta yakınlarının karşı karşıya kaldıkları zorlukları azaltmaya odaklanarak çalışmaya devam ediyoruz. Roche İlaç Türkiye’nin Türkiye Hemofili Derneği ve Hemofili Dernekleri Federasyonu işbirliğiyle hayata geçirdiği “Hem de Nasıl” platformu da hasta ve hasta yakınlarının bu zorlukların üstesinden gelebilmelerine katkı sağlamak üzere oluşturuldu.” ifadelerini kullandı.

    “Hemofilikler Hayatın İçinde”

    Hemofili ile ilgili toplumsal farkındalığı artırmak üzere hayata geçirilen “Hem de Nasıl” platformu hakkında değerlendirmelerde bulunan Zülfikar, “Türkiye’de 1995’ten, dünyada ise 1989’dan beri 17 Nisan Hemofili Günü olarak kutlanıyor. Hemofiliye dair bilinçlendirme faaliyetleri gerçekleştirdiğimiz bu özel günde “Hem de Nasıl” platformu ile değerli çalışmalara imza atıyoruz. “Hem de Nasıl” platformu üzerinden tüm hemofiliklere ilham verecek, toplumun da hastalık yolculuğu hakkında bilinçlenmesine yardımcı olacak yeni projemiz “Hemofilikler Hayatın İçinde” yakında hayata geçecek. Bu projeyle hemofili hastalarının hastalıklarıyla başa çıkma sürecinde kendi deneyimlerini anlattıkları video serileri oluşturularak, “Hem de Nasıl” web sitesi ve sosyal medya platformlarından paylaşımlar yapılacak. Hemofilikler, kendi hikayeleri ile tüm hastalara ilham ve cesaret verirken; hasta yakınlarının ve toplumun hemofiliyi yakından tanıması mümkün olacak. Bu değerli hikayelerin anlatıldığı videolar 15 Nisan itibarıyla izlenebilecek” dedi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

    ‘Hem de Nasıl’ Platformuna Aşağıdaki Linkten Ulaşabilirsiniz

    https://hemdenasil.com/

  • Mide Bulantısının Nedenleri?

    Mide Bulantısının Nedenleri?

    Mide bulantısı; ülser, mide bağırsak enfeksiyonları, ani başlayan gastrit, bağırsak tıkanıklığı, apandisit gibi sindirim sistemi rahatsızlıkları başta olmak üzere stres, gebelik, vertigo, migren, tansiyon sorunları hatta beyin tümörü gibi tablolara da işaret edebiliyor. Dr. Şule Namlı Koç, mide bulantısının nedenleri hakkında bilgi verdi.

    Mide Bulantısının Nedenleri? Mide bulantısı bir hastalık değil, vücutta farklı nedenlerden kaynaklanan mekanizmaların tetiklemesi sonucu ortaya çıkan bir tepki ya da farklı hastalıkların belirtisidir. Mide bulantısına yol açabilecek ve dikkat gerektiren çeşitli hastalıklar şu şekilde sıralanmaktadır:

    Gıda zehirlenmesi

    Gıda zehirlenmelerinde ortaya çıkan ilk belirtilerden biri mide bulantısıdır. Gıda zehirlenmelerinde mide bulantısı şikayetine; kusma, ishal, ateş, karın ağrısı ve kramplar gibi şikayetler de eklenebilmektedir.

    Gastrit

    Mide zarının iltihaplanması olarak tanımlanabilen gastrit genellikle helikobakter pilori mikrobundan kaynaklanmaktadır. Gastrit aniden ortaya çıkabileceği gibi (akut gastrit) zamanla yavaş yavaş belirti göstererek de görülebilmektedir (kronik gastrit). Gastrit hastalarında görülen belirtiler arasında mide bulantısı çok yaygındır. Mide bulantısı ile birlikte kusma, karnın üst bölgesinde ağrı ve şişkinlik eşlik eden şikayetler arasındadır.

    Ülser

    Mide asidinin çeşitle nedenlerle mide veya 12 parmak bağırsağında harabiyet oluşturarak doku kaybına neden olması olarak tanımlanan ülser farklı belirtilerle kendini belli etmektedir. En sık rastlanan ülser belirtisi karnın üst tarafından ortaya çıkar ağrı olmakla birlikte mide 4- bulantısı, kusma, iştah kaybı gibi şikayetlere de neden olabilmektedir.

    Bağırsak enfeksiyonları

    Bağırsak enfeksiyonlarında mide bulantısı çok sık görülen belirtiler arasındadır. Mide bulantısının yanında karın ağrısı, kanlı ishal, ateş gibi belirtiler bağırsak enfeksiyonu şikayetleri arasında yer almaktadır.

    Safra kesesi hastalıkları ve safra kesesi ameliyatları 

    Safra kesesi hastalıkları; safra kesesinin akut iltihabı, safra yolu yaralanmaları ve darlıkları, safra yolu kistleri, safra kesesi taşları, safra kesesi kanseri gibi farklı şekillerde yaşanabilmektedir. Bu hastalıklarda sık görülen şikayetlerden biri mide bulantısı veya kusmadır. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri safra kesesi hastalıklarından cerrahi tedavi gören hastalarda ameliyat sonrasında da devam edebilmektedir.

    Gastroözefageal reflü

    Mide içeriğinin farklı nedenlere bağlı olarak mideden yemek borusuna doğru geri kaçışıyla ortaya çıkan gastroözefageal reflü hastalığında en sık görülen belirti mideden boğaza doğru yayılan yanma hissidir. Yemeklerden sonra veya gece yatarken yanma hissi daha fazla görülebilmektedir. Beraberinde göğüs ağrısı, yutma güçlüğü, boğazda yumru hissi, mide bulantısı ve kusma şikayetleri de yaşanabilmektedir.

    Bağırsak tıkanıklığı

    Bağırsak tıkanıklığı müdahale edilmediği takdirde hayati tehlikeye yol açabilen rahatsızlıklardan birisidir. Ani ve şiddetli karın ağrısı, karında şişlik, gaz ve gaita çıkaramama gibi belirtilerin yanında mide bulantısı ve kusma gibi şikayetler görülebilmektedir.

    Mide Bulantısının Nedenleri?
    Kanser ve kanser tedavisi

    Mide bulantısı kanser belirtisi olabilmektedir. Özellikle sindirim sistemi kanserlerinde hazımsızlık, şişkinlik gibi belirtilerle birlikte mide bulantısı, kusma, iştahsızlık, kilo kaybı gibi şikayetler yaşanabilmektedir. Kanser tedavisi ya da kanser tedavisinden sonra da mide bulantısı şikayetleri yaşanabilmektedir. Kemoterapi tedavisi sırasında ani mide bulantısı ve kusma şikayetleri görülebilmektedir. Mide bulantısı ve kusma şikayetleri kemoterapi sırasında olabileceği gibi sonrasında da ortaya çıkabilmektedir.

    Vertigo (Baş dönmesi)

    Hastalar farklı nedenlere bağlı olarak vertigo yani baş dönmesi yaşayabilmektedir. Şiddetli vertigo durumunda kişi genellikle hareket edememektedir ve ilk görülen şikayetler mide bulantısı ile kusma olmaktadır.

    Kulak enfeksiyonu

    Kulak enfeksiyonları genellikle şiddetli kulak ağrısı ile kendini belli etmektedir. Ancak iç kulak enfeksiyonlarında kulak ağrısına mide bulantısı, baş dönmesi gibi şikayetler eklenebilmektedir.

    Beyin travması ve beyin tümörü

    Kafa travmaları ya da beyin tümörü gibi rahatsızlıklar hastalığın şekline göre farklı belirtiler gösterebilmektedir. Beyin travması veya beyin tümörlerinde şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, konuşma bozukluğu, kol veya bacaklarda güçsüzlük, görme bozuklukları gibi şikayetler yaşanabilmektedir.

    Apandisit

    Bağırsağın defans mekanizması ve bağışıklığı düzenlemeye yardım ettiği öngörülen apandisitin iltihaplanmasının en tipik belirtisi sağ kasık ağrısıdır. Ancak ağrı ile birlikte mide bulantısı, kusma, sindirim güçlüğü gibi şikayetler de yaşanmaktadır.

    Migren

    Migren ataklarının en belirgin özelliği zonklama şeklinde baş ağrısıdır. Ancak bu baş ağrısına; mide bulantısı, kusma, ışık ve sese karşı hassasiyet gibi şikayetler de eklenmektedir.

    Kalp krizi

    Kalp krizi sırasında yeterli oksijen alınamadığı için baş dönmesiyle birlikte mide bulantısı ve kusma şitayetleri yaşanabilmektedir.

    Böbrek ve idrar yolu hastalıkları

    Böbrek taşları veya idrar yolu enfeksiyonları şiddetli ağrının yanı sıra mide bulantısı ve kusma gibi şikayetlerle de kendini belli edebilmektedir. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Türk Tabipler Birliği Eylem Programını Açıkladı

    Türk Tabipler Birliği Eylem Programını Açıkladı

    Türk Tabipler Birliği (TTB), 14 Nisan 2022 tarihinde İstanbul Tabip Odası’nda bir basın toplantısı düzenleyerek “Emek Bizim Söz Bizim, Sağlıklı Bir Gelecek Ellerimizde” başlıklı imza kampanyası ile 29 Mayıs’ta Ankara’da yapılacak miting ile sonlandırmayı planladıkları eylem programını ıkladı.

    Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Emek Bizim Söz Bizim” eylem süreci kapsamında yükseltilen taleplerin gündem olduğunu fakat siyasi iktidarın somut bir değişiklik için samimi davranmadığını hatırlatarak söze başladı. 10 acil talepten oluşan bir imza kampanyası başlatacaklarını ifade eden Korur Fincancı, imza kampanyası için siyasi partiler ile görüşmeler yaptıklarını da söyledi. İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, “Biz biliyoruz ki bu bir maraton. Sesimizi duyurana kadar mücadelemize devam edeceğiz. Haklarımıza da toplumun sağlık hakkına da sahip çıkmayı sürdüreceğiz” dedi.
    Türk Tabipler Birliği Eylem Programını Açıkladı

    AÇIKLANAN PLAN
    • “15 Nisan Cuma günü giderek artan sağlıkta şiddete karşı sözümüzü kurmak, Dr. Ersin Arslan şahsında kaybettiklerimizi anmak için hastanelerde, aile sağlığı merkezlerinde (ASM), toplum sağlığı merkezlerinde (TSM) … Tüm işyerlerimizde/sağlık kurumlarında anma etkinlikleri, saygı duruşları gerçekleştirileceğiz.
    • Hastaneler, ASM’ler, TSM’ler tüm sağlık kurumlarında hekimleri, sağlık çalışanlarını, sivil toplum örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini, esnaf odalarını, muhtarları, sendikaları… Toplumun tüm kesimlerini ziyaret ederek, mümkün olan en yaygın hali ile toplumla buluşturacağımız “10 acil talebimiz”i içeren imza kampanyasını başlatacağız. İmza kampanyası Dr. Ersin Arslan’ı kaybettiğimiz gün olan 17 Nisan 2022’de başlayacak ve Dr. Kamil Furtun’u kaybettiğimiz gün olan 29 Mayıs 2022’de sona erecektir.
    • 1 Mayıs’ta Türkiye’nin dört bir yanında “Bu Düzen Böyle Gitmez! Birlikte Değiştireceğiz” diyerek tüm emek meslek örgütleriyle en güçlü şekilde, omuz omuza, hep birlikte meydanlarda olacağız.
    • Mayıs ayı boyunca hekimlerle buluşmalarımıza, bölge toplantılarımıza devam edecek; emeğimiz ve geleceğimiz için neler yapabileceğimizi birlikte tartışacağız.
    • 29 Mayıs’ta Ankara’da yapacağımız miting için tüm sağlık emek-meslek örgütleriyle süreç yürütecek ve bunu ilan edeceğiz. Türkiye’nin dört bir yanından gelerek beyaza bürüdüğümüz mitingde taleplerimizi en güçlü şekilde dile getireceğiz” denildi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)
  • Anksiyete, Psikolojik Destekle Atlatılabilir

    Anksiyete Psikolojik Destekle Atlatılabilir

    Günlük hayatımızda hepimiz bazı nedenlerle kaygıya kapılıyoruz. Ancak bu kaygılar hayatımızı etkileyecek şekilde, aşırı seviyeye ulaştığında anksiyete olarak tanımlanıyor. Peki, anksiyete tedavisi nasıl olur?

    Anksiyetenin diğer adının kaygı bozukluğu olmasının nedeni ise duyduğumuz bu kaygıların seviyesinin normalin çok üzerinde olup günlük yaşantılarımızı etkilemesinden kaynaklanıyor. Uzm. Psk. Erdem Ocak, ikili ilişkilerdeki aşırı kıskançlıklar, şüphecilikler, engelleyici veya kısıtlayıcı davranışlar, aşırı korumacılık gibi durumların birçoğunun anksiyete kaynaklı olduğunu söylüyor. “Ya onu daha çok beğenirse; benden daha eğlenceli biri… Kesin sevgilim beni onun için terk edecek. Oraya gitmemeli, kesin başına bir şey gelir” gibi cümlelerin temelinde yatan nedenlerden birinin de kaygı bozuklukları olduğunu belirten Uzm. Psk. Ocak, anksiyetenin yalnızca romantik ilişkilerimizi değil aynı zamanda sosyal yaşantımızı da olumsuz yönde etkilendiğini anlatıyor.

    Anksiyete Psikolojik Destekle Atlatılabilir

    Anksiyetenin kişinin başkaları ile olan ilişkilerine yönelik sorunların ötesinde kendi hayatı için problem yarattığına dikkat çeken Uzm. Psk. Ocak, bunların başında bağımlılıkların, kararsızlıkların ve kendini engelleyici davranışların yer aldığını söylüyor. Uzm. Psk. Ocak, “Örneğin uyuşturucu ve alkol içerikli maddelerin kötüye kullanımı, kısa süreli bir rahatlamaya sebep olmakta; bu yüzden kaygılanma durumunun kontrol edilemediği her durumda kişi, bu maddelerin kullanımına ihtiyaç duyar. Sonuç olarak bir süre sonra bu tür maddelere yönelik bağımlılıklar oluşur. Bu da kişinin hem fiziksel hem de psikolojik sağlığını olumsuz yönde etkiler. Öte yandan anksiyeteye bağlı problemlerden bir diğeri de kişinin bir türlü yeni bir şeye başlayamaması, sürekli kararsızlık içinde kalma gibi kendini engelleyici davranışlarıdır. “Ya dışarı çıktığımda birisinden hastalık kaparsam… Ya kaza geçirirsem, ya spora gittiğimde sakatlanırsam. Ya başıma bir şey gelirse…” gibi düşünceler sebebiyle kişi, yapmak istediği birçok şeyi yapamayacak duruma gelip kendi kendini kafese kapatır” diyor.

    Ocak, son olarak, “Fakat anksiyete bozukluğu olan kişiler, bu gibi durumlar ile başa çıkamayacaklarını düşünüp, kendilerini çoğunlukla bir çaresizlik durumu içerisinde görmelerine ve günlük yaşantılarında oldukça fazla problem yaşamalarına sebep olur. Bilmelisiniz ki kaygı bozukluğu çeşitli bilişsel müdahalelerle üstesinden gelinebilecek bir durum. Eğer bu tür problemler yaşıyorsanız bunun için tek yapmanız gereken, konu ile ilgili bir uzmandan psikolojik destek almak.” dedi. (BSHA- Bilim Ve Sağlık Haber Ajansı)

  • Türkiye’de Tansiyon Dünya Ortalamasının Üstünde!

    Türkiye’de Tansiyon Dünya Ortalamasının Üstünde!

    Dünyada erişkin nüfusun yüzde 27’si hipertansiyon hastası. 2025 yılında bu oranın yüzde 29’lara çıkması bekleniyor. Yani rakamlar 3 yıl içinde her 3 kişiden birinin tansiyonu olacağını gösteriyor.

     

     

    Türkiye’de hipertansiyon, yani yüksek tansiyon oranının dünya ortalamasının üstünde olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Türkiye’de hipertansiyon sıklığı yüzde 25-32 arasında. Sanılanın aksine ülkemizde yüksek tansiyon kadınlarda daha sık görülüyor, kadınlarda yüzde 10 daha fazla yüksek tansiyon sorunu ile karşılaşıyoruz” diye konuştu. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, 11-17 Nisan Kalp Sağlığı Haftası nedeniyle kalbin en önemli düşmanlarından olan hipertansiyon, yani yüksek tansiyon ile ilgili önemli bilgiler verdi.  Tüm dünyada 1,5 milyar hipertansiyon hastası var ve bu rakamlar her geçen gün yükseliyor. Avrupa Kardiyoloji Derneği ve Türk Kardiyoloji Derneği kılavuzlarına göre kan basıncının 140/90 mmHg’nin üzerinde olması, tansiyon hastalığı olarak değerlendiriliyor ancak Amerikan Kardiyoloji Derneği’nin son kılavuzunda 130/80 mmHg basıncın üstünün hipertansiyon yani yüksek tansiyon olarak kabul edildiği açıklandı.  Hipertansiyonun nedeninin büyük oranda bilinmediğinin altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Nedeni bilinmese de sorunun oluşumunu kolaylaştıran faktörleri biliyoruz. Bunlar arasında; kalıtım, aşırı tuz kullanımı, yaş artışı, ırk, cinsiyet, stres, sigara, fazla kilo, hava kirliliği, kolesterol yüksekliği ve diyabet ön plana çıkıyor” dedi.

    Tansiyonumuz yüksek 

    Türkiye’de hipertansiyon görülme sıklığının dünya ortalamasından daha yüksek olduğunu söyleyen Dr. Ersin Özen, “Türkiye’de hipertansiyon sıklığı yüzde 25-32 arasında seyrediyor. Hipertansiyon kontrolü ise yüzde 16,4- 28,7 arasında değişiyor. Sanılanın aksine ülkemizde yüksek tansiyon kadınlarda daha sık görülüyor. Kadınlarda yüzde 10 daha fazla yüksek tansiyon sorunu ile karşılaşıyoruz” diye konuştu. Dr. Ersin Özen, “Ebeveyn veya yakın akrabalarınızda hipertansiyon varsa, sizde de olma olasılığı yüksektir. Ancak unutmayalım ki; yaşam tarzı seçimleri, ailesinde yüksek tansiyon öyküsü olan pek çok kişinin hipertansiyondan korunmasını sağlıyor” açıklamasında bulundu. 

    Akdeniz diyeti ve 15-20 dakika egzersiz tansiyonu düşürür 

    Hipertansiyon hastalarının kilo kontrolünün önemine vurgu yapan Dr. Ersin Özen, “Kalori açısından düşük, yağsız, karbonhidrattan fakir Akdeniz mutfağını tercih etmek en doğrusu. Prehipertansiyon aşamasında olan hastaların, yaşam tarzı değişikliklerini uygulayarak kendilerini bu durumdan korumaya çalışmaları gerekir. Hipertansiyon hastalarının evde basit fizik hareketleri, sosyal medyada online da yapılabilen bazı başlangıç seviyesindeki pilates, aerobik veya yoga gibi derslerden faydalanarak günde en az 15-20 dakika egzersiz yapmaları yerinde olur” önerisinde bulundu.

    Türkiye’de Tansiyon Dünya Ortalamasının Üstünde!

    Yüksek tansiyon belirtileri neler? 

    Hipertansiyonun belirtileri ile ilgili toplumda yanlış bir inanış olduğuna vurgu yapan Dr. Ersin Özen, “Genelde yüksek tansiyonlu kişilerde sinir, terleme, yüzde kızarma gibi belirtiler görüldüğüne inanılıyor. Aslında birçok insan farkında olmadan yıllarca yüksek tansiyona sahiptir.  Hipertansiyon sessiz bir şekilde ilerler, genellikle hiçbir belirtisi yoktur. Atardamarlarınıza, kalbinize ve diğer organlarınıza zarar verdiğinin farkında olmayabilirsiniz” dedi.  

    İşte yaşam tarzınızı yeniden şekillendirecek 7 adım 
    • Tuzu kısıtlayın.
    • İdeal kilonuzu koruyun.
    • Meyve ve sebze tüketiminizi artırın ve doymuş yağ alımını azaltın.
    • Düzenli fiziksel aktivite yapın.
    • Tütün mamüLleri alışkanlığınız varsa bırakın.
    • Kafein alımınızı azaltın.
    • Stres azaltıcı yöntemleri deneyin. Son dönemlerde oldukça popüler olan mindfullnes egzersizlerinin, nefes terapileri ve yoganın, tansiyon düşürülmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir.
    • “Sağlıklı” diye bol bol maden suyu veya soda tüketmeyin. Bunlar tuz içerir ve tansiyonu yükseltir.
  • Otizmde Dil Gelişiminde Gecikme Görülüyor!

    Otizmde Dil Gelişiminde Gecikme Görülüyor!

    “Sosyal etkileşim, iletişimde yetersizlikler, sınırlı tekrarlayan davranışlar ve sınırlı ilgi alanları ile kendini gösteren nörogelişimsel bir bozukluk” şeklinde tanımlanan otizmde etkilenen alanların başında iletişim ve etkileşim geliyor.

     

     

    Otizmi olan çocukların, dil edinimi sürecinde yaşıtlarına göre gecikme ve edinilen dil becerilerinin kaybolması gibi sorunlar yaşayabileceğini belirten uzmanlar, erken müdahalenin önemini vurguluyor. Uzmanlar, normal dil gelişimi gösteren bebeklerden farklı olarak otizmli bebeklerde babıldama döneminin görülmediğini,  0-2 yaşta sessiz kalma ya da sınırlı sözcük kullanımı görüldüğüne dikkat çekiyor. Uzmanlar, bazı durumlarda edinilen dil becerilerinin 12-24 ay arasında kaybolmasının da gözlenebildiğini belirtiyor. Hazel Ezgi Dündar, Otizm Farkındalık ayı dolayısıyla yaptığı açıklamada otizmli çocukların yaşadığı dil ve konuşma sorunlarına ilişkin değerlendirmede bulundu.

    Konuşmada gecikme görülebilir

    Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Otizmi olan çocuklar, dil edinimi sürecinde yaşıtlarına göre gecikme, edinilen dil becerilerinin kaybolması, sınırlı/anlamsız/konuya uygun olmayan/tekrarlı sözcük kullanımı,  sohbete uygun şekilde jest-mimik ve ses tonu kullanımında veya bunları anlamlandırmada zorluklar yaşayabilirler. Belli bir konuya veya nesneye aşırı odaklanıp sohbetin bağlamına uyamamanın yanında sohbeti başlatma veya sürdürmede de güçlük çekebilirler.” dedi. Bunların yanı sıra konuşabilen otizmli çocukların sıkça günlük dili, deyim ve atasözlerini, esprileri anlamakta ve dolayısıyla kullanmakta zorluk çektiklerinin görülebileceğini kaydeden Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Dilbilgisi kurallarına, zamirlerin kullanımına dair zorluklar da sıkça rastlanan dil ve konuşma sorunları arasında sayılabilir.” dedi.

    0-2 yaş döneminde sessiz kalıyorlar

    Otizmli çocuklarda dil ve konuşma becerilerinin gelişiminde bazı farklılıkların görülebileceğini kaydeden Hazel Ezgi Dündar, şunları söyledi: “Normal dil gelişimi gösteren bebeklerden farklı olarak babıldama döneminin görülmemesi, 0-2 yaşta sessiz kalma ya da sınırlı sözcük kullanımı görülür. Bunun yanında bazı durumlarda edinilen dil becerilerinin 12-24 ay arasında kaybolması da gözlenebilir. Bilimsel çalışmalara göre, otizmi olan çocukların yarısına yakınında konuşma sınırlı gelişebilir ya da gelişme görülmeyebilir. Konuşma gelişimi gösterenlerin ise okul öncesi dönemde yaşına uygun iletişim becerilerini geliştirememesine sıkça rastlanır.

    Otizmde Dil Gelişiminde Gecikme Görülüyor!

    Erken dönemde destek çok önemli

    Dil ve konuşma becerisi basamaklı olarak ilerler dolayısıyla erken dönemde bahsedilen zorlanmaları yaşayan çocuklar gerekli desteği almadıklarında sonrasında edinmeleri gereken dil becerilerinde de zorluk yaşamaya devam edebilirler. Yetişkinlik döneminde dahi dili kurallarına uygun konuşmakta, mecaz ve dolaylı anlatımları anlamakta ve kullanmakta, sohbeti kişiye/yere/konuya uygun başlatmakta ve sürdürmekte, akranlarına benzer bir dil kullanmakta zorlanmaya devam edebilirler.”

    Akranlarına göre farklılık gözlemlendiğinde dikkat!

    Otizmli çocukların dil ve konuşma becerilerinde ortaya çıkan sorunların zaman kaybetmeden aşılabilmesinin önemini vurgulayan Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, “Çocuğunuzun dil ve iletişim becerilerinde akranlarına göre bir farklılık olduğunu düşündüğünüzde yapılması gereken ilk ve en doğru hareket bir dil ve konuşma terapisti ile görüşmek olacaktır. Her çocuk tanıdan bağımsız olarak özgündür. Çocuğunuzun dil, konuşma ve iletişim becerilerinin konunun uzmanı tarafından değerlendirilmesi hem ihtiyaç var ise terapi almak konusunda gecikmemek hem de çocuğunuzun gelişimini birlikte geçireceğiniz zamanda en verimli şekilde desteklemek için size doğru bir yol haritası sunar.” dedi.

    Dil ve konuşma terapisti ailelere yol gösteriyor

    Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, dil ve konuşma terapistinin ailelere değerlendirme ve terapi sürecinde çeşitli yönlendirmelerde bulunabileceğini belirterek bunları şöyle sıraladı:

    • “Çocuğunuzla dil gelişimini destekleyecek şekilde oyun oynamayı ve onu oyuna teşvik etmeyi,
    • Çocuğunuzun başta sizinle olmak üzere çevresindekilerle nasıl etkileşim kurabileceğini,
    • Etkileşimin ve oyunun hem çocuğunuzun yararına hem de hepiniz için keyifli olabilmesi için yapılabilecekleri,
    • Çocuğunuzu taklit edebilmeyi ve onun sizi taklit ederek dili edinmesi için öncül koşulları sağlayabilmeyi,
    • Çocuğunuzun sözlü olmasa da sizinle kurduğu iletişimi görüp ona anlaşıldığını hissettirerek etkileşimlerini pekiştirmeyi,
    • Çocuğunuzla sizi takip edebileceği, taklit edebileceği hızda, sadelikte ve ilgisini çekebilecek şekilde iletişim kurabilmeyi,
    • Çocuğunuza bir şeyler öğretmeyi hedefleyerek değil iletişimi temel alıp ona da konuşma fırsatları yaratarak etkileşim kurmayı,
    • Çocuğunuzun ilgisini nasıl takip etmeniz gerektiğini ve bu durumda onu nasıl destekleyebileceğinizi detaylı olarak anlatır, size model olur ve bu süreçte sizinle iş birliği içinde olur.”
    • Çeşitli yöntem ve yaklaşımlar kullanılabiliyor
    • NP Feneryolu Tıp Merkezi Dil ve Konuşma Terapisti Hazel Ezgi Dündar, otizmli çocukların konuşmayla ilgili sorunlarında kullanılan yöntemlere ilişkin olarak da şu bilgileri verdi: