Kategori: Sağlık

  • Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Hakkında Zorla Muayene Şikayeti

    Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Hakkında Zorla Muayene Şikayeti

    Türk Tabipleri Birliği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği, hekimlik uygulamaları açısından işkence anlamına gelen zorla muayene emri verdiği iddiasıyla Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayette bulundu.

    Isparta Cumhuriyet Başsavcısı imzalı emrin hem ulusal ve uluslararası mevzuata hem de tıp etiğine aykırı olduğu vurgulanan şikayet dilekçesinde Anayasa’nın, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, Biyotıp Sözleşmesi’nin, İstanbul Protokolü’nün, Dünya Tabipler Birliği kararlarının ve Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının ilgili maddelerine atıf yapıldı. Savcıların hem mesleki etik ilkelerine hem de insan haklarına uygun hareket etmelerine ilişkin uluslararası kararların da yer aldığı şikayet dilekçesinde Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesi ve cezalandırılması istendi. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)

     

    Isparta Cumhuriyet Başsavcısı Hakkında Zorla Muayene Şikayeti

  • Sporcu Yaralanmaları Neden Olur ?

    Sporcu Yaralanmaları Neden Olur ?

    Bilgi Eksikliği Sporcu Yaralanmalarına Yol Açıyor!

    Sporcu yaralanmaları neden olur ? Yaralanmaların ardından sporcuların aktif spor yaşantılarına devam edebilmeleri için uygun sportif rehabilitasyon programının uygulanması gerekiyor. 

    Uzmanlar, sporcu rehabilitasyonu alanının çalışmak isteyenlere kariyer imkanı sunduğuna da dikkat çekiyor.Prof. Dr. Deniz Demirci, yaralanmalar sonrasında sporcu rehabilitasyonunun önemi hakkında görüşlerini paylaştı. 

    Rehabilitasyon kişiye özgü olmalı

    Spor veya fiziksel aktiviteye bağlı olarak ortaya çıkan ve ertesi gün kişinin spora, fiziksel aktiviteye veya yarışmaya katılmasına engel olan, aynı zamanda tıbbi bakım gerektiren yaralanmaların spor yaralanması olarak tanımlandığını belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “Sporcunun yeniden aktif spor yaşantısına devam edebilmesi için yaralanma sonrası uygun sportif rehabilitasyon programının uygulanması gerekiyor. Bu programın kişiye özgü olması, rehabilitasyon kurallarına uyularak planlanması ve rehabilitasyonun tüm aşamalarını içermesi spora dönüşü sağlayan en önemli etkenlerdir. Bu bakımdan sportif rehabilitasyon önemlidir.” dedi.

    Sportif rehabilitasyon ekip çalışması gerektiriyor

    Rehabilitasyonun genelde oldukça uzun bir uygulama olduğunu ve ekip çalışmasını gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “Bu ekibin içinde doktor ve fizyoterapist anahtar rol oynarken sportif rehabilitasyonda tedavi protokolünü geliştiren ve uygulayan fizyoterapistin sporu ve sporcuyu tanıması açısından antrenör ile iş birliği içine girmesi de önemlidir. Bu nedenle sportif rehabilitasyonda rehabilitasyon ekibine antrenör de dahil ediliyor.” ifadelerini kullandı.

    Bilgi Eksikliği Sporcu Yaralanmalarına Yol Açıyor!

    Normal rehabilitasyon sporcuya fayda sağlamayabilir

    Prof. Dr. Deniz Demirci, normal rehabilitasyonda kullanılan yöntem ve yaklaşımların sporculara uygulandığında hızlı ve güvenli bir şekilde aktiviteye dönüşü sağlamayabileceğini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Sportif ortamın yarışmacı doğası, rehabilitasyona da agresif bir yaklaşımla bakılmasını gerektiriyor. Bu nedenle sportif yaralanmaların rehabilitasyonunda, aktiviteye dönüşü hızlandırmak için spora özgü fonksiyonel egzersizler içeren bireyselleştirilmiş rehabilitasyon protokolü ile klasik, klinik temelli rehabilitasyon teknikleri birleştiriliyor. Klinik temelli bir rehabilitasyon programı bireye özgü olup, çok aşamalıdır. Rehabilitasyon programının ilerletilmesinde her bir bölüm bir önceki bölümün üzerine inşa edilmeli ve protokoller sporcunun tüm vücudunun başarılı bir şekilde aktiviteye dönüşünü hazırlayacak şekilde olmalı. Ayrıca, kapsamlı bir rehabilitasyon programını düzenlerken sakatlığın yeri, spor branşının niteliği, sporcunun yaşı, performans düzeyi ve yaralanmadan sonra ortaya çıkabilecek fiziksel kondisyon kaybı gibi öğeler de detaylarıyla dikkate alınmalı.”

    Sağlık bilgisi ve eğitimi çok önemli

    Spor yaralanmalarının ortaya çıkışında bilgi eksikliğinin de etkin bir faktör olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Deniz Demirci, “Sakatlıklara karşı önemli bir genel önlem olarak önceden bilgilendirme yani eğitim gerekiyor. Sporcu sağlığı ile ilgilenen profesyonellerin olası spor sakatlıklarının önlenmesi amacıyla sağlık bilgisi ve eğitimi almaları çok önemlidir. Spor rehabilitasyonunda da etkin yöntemlerin belirlenerek uygulanması için terapistin alanı ile ilgili uzmanlığa sahip olması gerekiyor. Bu da ancak donanımlı bir eğitim ile gerçekleşiyor. Örneğin bir spor fizyoterapisti, kas-iskelet sistemi yaralanmalarının anatomi ve patofizyolojisine ait yeterli bilgisi, modern rehabilitasyon işlemleri hakkındaki eğitimi ile spor yaralanmaları tedavisinde etkili role sahiptir.” dedi.

    Kariyer imkânı sunuyor

    Sporcunun rehabilitasyon programının gelişimi ve ilerlemesinin fizyoterapistlerin klinik karar verme ve problem çözme becerilerine bağlı olduğunu belirten Üsküdar Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, “Spor rehabilitasyonu, günümüzde olduğu gibi gelecekte de spor sakatlıkları tedavisi ve sporcu performans değerlendirmesi açısından kıymetli olacak. Bu alanda çalışmak isteyenlere iş imkânı sunacaktır.” diye konuştu.

     

  • Sigara, Kalp Krizi Geçirme Riskini 8 Kat Artırıyor!

    Sigara, Kalp Krizi Geçirme Riskini 8 Kat Artırıyor!

    Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak, kalpten ölümlerin yüzde 50’sinin hiçbir belirti vermeden gerçekleştiğini belirterek uyarılarda bulundu. Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor.

    Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak, kalpten ölümlerin yüzde 50’sinin hiçbir belirti vermeden gerçekleştiğini belirterek uyarılarda bulundu. Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor.

     

    Genetiğinizi değiştiremezsiniz ama sigaradan uzak durabilirsiniz. Sadece sigaradan uzak durmanız halinde bile kalp krizi geçirme olasılığınızı büyük ölçüde düşürebileceğinizin altını çizen Prof. Dr. Barış Çaynak, sigara dışında kalp damar sağlığımızı tehdit eden 5 tehlikeyi şu şekilde sıraladı…

    1. GENETİK GEÇİŞ

    Kalp-damar hastalıkları, genetik olarak aktarılan hastalıkların başında geliyor. Ailede 50 yaş altı kalp krizi geçiren, kalbine stent takılan, by-pass ameliyatı olan ya da inme geçiren birisi ya da birileri varsa; risk altında olabilirsiniz. Düzenli hekim kontrolü hayat kurtarıcı olabilir.

    Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak, kalpten ölümlerin yüzde 50’sinin hiçbir belirti vermeden gerçekleştiğini belirterek uyarılarda bulundu. Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor.

    2. ŞEKER

    Şeker yüksekliği, kalp hastalığı için çok büyük risk oluşturuyor. Şekerinizi kontrol altında tutmaya özen göstermelisiniz.

    3. YÜKSEK KOLESTROL

    Hiperkolesterolemi olup da tedavi olmadıysanız, 50 yaşından önce kalp krizi geçirme riskiniz yüzde 50 oranında olabilir. Hiperkolesteroleminiz için tedaviye başlamanız oldukça önemli.

    4. DEPRESYON 

    Kalp ve damar hastalıklarını tetikleyen bir diğer faktör ise strestir. Stres için meditasyon, yoga gibi yöntemlerden faydalanabilir, gerekirse psikolojik destek alabilirsiniz.

    5. HAREKETSİZLİK

    Kalp krizi geçirme riski bakımından şişman ve hareketli biri, zayıf ve hiç hareket etmeyen birine göre daha az risklidir. Düzenli egzersiz yapmak çok önemli. Hareketsizlik ise vücudumuzun en büyük düşmanıdır.

    GERİ KALAN TEHDİTLERİN 95’İ SİGARA

    Çaynak, “Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor. Genetiğinizi değiştiremezsiniz ama sigaradan uzak durabilirsiniz. Bu yüzden kalp-damar hastalıklarına sebep olan tehditlerden korunabileceğiniz tek faktör; sigaradır. Kontrol edilebilir ve engellenebilir. Özellikle genç yaşta iseniz sigara içmeyerek, içiyorsanız bırakarak kalp krizi geçirme riskinizi büyük ölçüde azaltabilirsiniz” diye konuştu.

  • Okulların Elektrik Tarifesi Hakkında Açıklama !

    Okulların Elektrik Tarifesi Hakkında Açıklama !

    Okulların Elektrik ve Doğalgaz Tarifesi Hakkında Açıklama !

    Okulların Elektrik Tarifesi Hakkında Açıklama !  Eğitim-Sen MEB’in okulların elektrik ve doğalgaz faturaları hakkında açıklama yapmasını ve sorularına yanıt üretmesini istedi.

    Hasta garantili hastanelerin, yolcu garantili havaalanlarının ve geçiş garantili köprülerin siyasi iktidar için övünç kaynağı, halkın büyük kısmı için ise ekonomik yük olduğu ülkemizde, okulların elektrik ve doğalgaz kullanımı üzerinde çeşitli soru işaretleri oluşturmaktadır diyen Eğitim-Sen “Kamu kaynaklarının eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerine yatırım yapmaktan çok, yandaş sermaye çevrelerinin ihya edilmesi için kullanılması, dağıtım şirketlerinin okullardaki elektrik ve doğalgaz kullanımından nasıl bir kazanç elde ettiklerinin açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü geçmiş dönem Sayıştay raporlarında, okulların elektrik kullanırken ticarethane statüsünde değerlendirilmesinin yüksek fatura tutarlarına yol açtığı ve kamuyu zarara uğrattığı ifade edilmişti. Ayrıca 2021 yılında yayınlanan 2020 MEB Sayıştay raporunda da okullardan doğalgaz kullanımı için güvence bedeli istenmesinin yol açtığı sorunlara dikkat çekilmişti” dedi.

  • Kalbin En Büyük Düşmanı; Sigara!

    Kalpten ölümlerin yüzde 50’sinin hiçbir belirti vermeden gerçekleştiğini belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak,”Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor. Genetiğinizi değiştiremezsiniz ama sigaradan uzak durabilirsiniz. Sadece sigaradan uzak durmanız halinde bile kalp krizi geçirme olasılığınızı büyük ölçüde düşürebilirsiniz”dedi.

     

     

    Barış Çaynak, sigara dışında kalp damar sağlığımızı tehdit eden 5 tehlikeyi şu şekilde sıraladı…

    1. GENETİK GEÇİŞ

    Kalp-damar hastalıkları, genetik olarak aktarılan hastalıkların başında geliyor. Ailede 50 yaş altı kalp krizi geçiren, kalbine stent takılan, by-pass ameliyatı olan ya da inme geçiren birisi ya da birileri varsa; risk altında olabilirsiniz. Düzenli hekim kontrolü hayat kurtarıcı olabilir.

    2. ŞEKER

    Şeker yüksekliği, kalp hastalığı için çok büyük risk oluşturuyor. Şekerinizi kontrol altında tutmaya özen göstermelisiniz.

    3. YÜKSEK KOLESTROL

    Hiperkolesterolemi olup da tedavi olmadıysanız, 50 yaşından önce kalp krizi geçirme riskiniz yüzde 50 oranında olabilir. Hiperkolesteroleminiz için tedaviye başlamanız oldukça önemli.

    4. DEPRESYON 

    Kalp ve damar hastalıklarını tetikleyen bir diğer faktör ise strestir. Stres için meditasyon, yoga gibi yöntemlerden faydalanabilir, gerekirse psikolojik destek alabilirsiniz.

    5. HAREKETSİZLİK

    Kalp krizi geçirme riski bakımından şişman ve hareketli biri, zayıf ve hiç hareket etmeyen birine göre daha az risklidir. Düzenli egzersiz yapmak çok önemli. Hareketsizlik ise vücudumuzun en büyük düşmanıdır.

    GERİ KALAN TEHDİTLERİN 95’İ SİGARA

    Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak, “Sigara, kalp krizi geçirme riskini 8 kat artırıyor. Genetiğinizi değiştiremezsiniz ama sigaradan uzak durabilirsiniz. Bu yüzden kalp-damar hastalıklarına sebep olan tehditlerden korunabileceğiniz tek faktör; sigaradır. Kontrol edilebilir ve engellenebilir. Özellikle genç yaşta iseniz sigara içmeyerek, içiyorsanız bırakarak kalp krizi geçirme riskinizi büyük ölçüde azaltabilirsiniz” diyor.

  • Kalp Ameliyatlarında Küçük Kesi Yönteminin 7 Avantajı!

    Kalp Ameliyatlarında Küçük Kesi Yönteminin 7 Avantajı!

    Kalp Ameliyatlarında Küçük Kesi Yönteminin 7 Avantajı!

    Ülkemizde her yıl kalp hastalığı nedeni ile 200 binden fazla insan yaşamını kaybediyor. Hayat kurtaran kalp ameliyatları ise günümüzde göğüs kafesi açılmadan küçük kesiler ile kapalı olarak yapılabiliyor.

     

     

    Bu ameliyatlarda iyileşme süresi ve estetik kaygılar söz konusu olmuyor. Memorial Kayseri Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Faruk Cingöz, 10-17 Nisan Kalp Sağlığı Haftası nedeniyle, kalp cerrahisinde modern uygulamalar ve küçük kesi yöntemi hakkında bilgi verdi.

    Hastanın yaşam kalitesi ve süresinin artması çok önemli

    Kalp ameliyatlarında ana amaç hastanın hayatını kurtarmaktır. İkinci amaç ise yaşam kalitesini ve konforunu artırmaktır. Yani ameliyattan sonra hastanın daha az ilaç kullanması, gündelik işlerini kendi kendine yeter şekilde yapabilmesi, geceleri rahat uyuması ve hastaneye daha az bağımlı olması hedeflenir. Açık kalp ameliyatları, hastanın kalbi durdurularak ve akciğerleri devre dışı bırakılarak yapılmaktadır. Bu ameliyatlar, kalp ve akciğer işlevi gören yaşam ünitesine bağlanarak gerçekleştirilmektedir. Yani yaşam ünitesine bağlanmadan yapılan kalp ameliyatlarına kapalı kalp ameliyatları da denebilmektedir. Bu nedenle halk arasında iman tahtası olarak bilinen göğüs kemiğinin ortadan ikiye bölünerek veya küçük kesiler ile kalbe ulaşılıp yaşam ünitesine bağlanarak yapılan ameliyatlar da açık kalp ameliyatıdır. Kalbe ne yolla ulaşılırsa ulaşılsın, günümüzde kalp cerrahisinin büyük kısmında açık kalp ameliyatı tekniği kullanılmaktadır. İster iman tahtası tamamen veya kısmen kesilsin, ister kaburgalar arasından 2-3 parmaklık açıklıktan girilsin, ister kesinin büyüklüğü bir karış ve ister 2 parmak olsun kalbe yapılan işlemler aynıdır.

    Kalp durdurularak yapılan ameliyatlar

    Günümüzde kalp ameliyatlarının büyük bölümü açık kalp tekniği kullanılarak yapılmaktadır. Cerrah, kalbe ulaşır ulaşmaz hasta kalp-akciğer makinesine bağlanmaktadır. Kalbin durdurulması direkt kansız bir ortamda cerraha çok rahat çalışma sahası sağladığı gibi, hastaya uygulanan cerrahinin kalitesi de yüksek olmaktadır. Çok sayıda damarına bypass yapılması gereken kişilerde, kalp kapak hastalıklarında, doğuştan kalbi delik olanlarda, kalbin ilgili bölümünden kesilip içine girilmesi gerekmektedir. Bu ameliyatlarda kalp ve akciğerler durdurularak hastayı yaşam ünitesine bağlamak zorunludur.

    Kalp Ameliyatlarında Küçük Kesi Yönteminin 7 Avantajı!

    Atan kalpte yapılan ameliyatlar

    Kalbin attığı sırada yapılan ameliyatlar hastanın yaşam ünitesine bağlanmadığı, kalp ve akciğerinin çalıştırılarak yapıldığı cerrahilerdir. Kalbi besleyen koroner damarlar kalbin en üst tabakasında seyreder. Bundan dolayı koroner baypas ameliyatlarında kalbi kesip içine girmek gerekmez. Tıkalı damarın uç kısmındaki kalp kasına kan götürmek için, göğüsten alınan meme arteri veya bacaktan alınan toplardamarın dikileceği bölgenin hareketsiz kalmasının yeterli olduğu vakalarda bu teknik kullanılabilir. Ameliyat sırasında hastanın kalp ve akciğeri çalışır ve ilgili damarlara cerrahi işlem yapılır.

    Küçük kesili ameliyatlar

    Günümüzde cerrahi tecrübedeki artış ve baş döndürücü tarzda gelişen cerrahi teknolojiler sayesinde kalp ameliyatları daha küçük kesiler ile gerçekleştirilebilmektedir. Bu ameliyatlar göğüs kafesini kesmeden, ön kısımdan veya koltuk altlarından yapılabilmektedir. Göğüs kemiğinin büyük kesiyle ikiye ayrılması hala en yaygın yöntem olarak kullanılsa da, küçük kesiler ile yapılan kalbe yönelik işlemler giderek yaygınlaşmaktadır. Yani kalbe ulaşmak için kapı yerine, pencere veya bacalar kullanılmaktadır. Örneğin, göğüs kafesinin sağ tarafında kaburgalar arasından 3-4 parmaklık yatay bir kesiyle hastanın mitral kapağı değiştirilmekte veya onarılabilmektedir. Bazen iman tahtası kısmen kesilerek aort kapağa işlem yapılabilmektedir. Kalbin tek bir noktasına müdahale edilecek hastalarda kullanılabilecek yaklaşımdır. Mitral ve aort kapak müdahalelerinde, aort yırtılmalarının bir bölümünün onarılmasında, kalp içi deliklerin tamirinde, kalbin önündeki tek veya iki damar baypaslarında küçük kesi tekniği kullanılabilir.

    Küçük kesi yöntemi ile yapılan kalp ameliyatlarının avantajları

    Hiçbir kemik kesilmez, cerrahi kemikler arasından gerçekleştirilir. Ameliyata bağlı ağrı oranı düşer.  Yoğun bakım ve hastanede kalış süresi daha kısadır.  Daha az kesi yapıldığından kanama ve kan verilme oranı düşüktür.  Hastalar günlük hayatlarına daha erken dönebilmektedir. Kalp içerisinde çok büyük işlem yapılmış olmasına rağmen ciltte küçük bir iyileşme dokusu kalır.  Kozmetik açıdan hastanın cildinde nerede ise hiçbir iz görünmemektedir

  • Göz Lazer Tedavisinde 5 Önemli Nokta!

    Göz Lazer Tedavisinde 5 Önemli Nokta!

    Göz Lazer Tedavisinde 5 Önemli Nokta!

    İki yılı aşkın süredir devam eden ve günlük yaşam alışkanlıklarımızda radikal değişikliklere yol açan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisinde en çok karşılaşılan sorunlardan biri de maskenin üzerine gözlük takılması oldu.

     

     

    Maskenin gözlükte buharlaşmaya yol açması ve yaşam kalitesini düşürmesi nedeniyle pek çok kişi gözlükten kurtulmak için lazer tedavisine yöneldi. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, bilgisayar aracılığıyla programlanmış excimer lazer ışını kullanılarak miyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme kusurlarının giderildiğini belirterek günümüz teknolojisindeki gelişmeler sayesinde lazer tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, görme kusurlarını gideren lazer tedavisinde bilinmesi gereken 5 noktaya dikkat çekti, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    Lazer tedavisi öncesi dikkat!

    Lazer tedavisi öncesinde kontakt lens kullanımına iki hafta ara verilmesi gerekir. Makyaj kalıntıları işlemi etkileyebileceğinden ameliyat günü kesinlikle makyaj yapılmamalıdır. Lazer akımları kokulardan etkilenebileceğinden ameliyat günü parfüm veya losyon dahi kullanılmamalıdır. İşlem öncesi aç olmanıza gerek yoktur.

    Lazer işlemi sonrası bu yanlışlardan kaçının!

    Lazer ameliyatından sonra verilen damlalar kullanılmalıdır. Ertesi gün kontrol muayenesi yapılır ve sonrasında hastalar günlük hayatlarına dönebilirler. Herhangi bir ekran veya seyahat kısıtlaması olmamaktadır. Bununla birlikte bazı kurallara dikkat edilmesi gerekir. Gözler ovalanıp kaşınmamalı, ertesi gün göze sabun ve şampuan kaçırmamaya özen gösterilmelidir. Lazer işlemi sonrasında iki hafta süreyle havuz ve denize girilmemeli ve göz makyajı da yapılmamalıdır.

    Göz Lazer Tedavisinde 5 Önemli Nokta!

    Lazer tedavisi herkese uygulanır mı?

    Gözün lazer tedavisi için uygun olup olmadığını anlamak için göz bebeklerini damla ile büyüterek detaylı bir göz muayenesi yapılır. Kornea topografisi çekilerek gözün yapısının lazer için uygun olup olmadığına karar verilir. 18 yaş üzeri, göz numaraları ardışık muayenelerde artış göstermeyen hastalara uygulanabilir. Gebelikte ve doğumdan sonraki ilk altı ay lazer önerilmez. Romatizmal hastalıklar, diyabet, gebeler, keratokonus, glokom, üveit ve ileri derece göz kuruluğu olanlarda uygulanmaz.

    Lazer ile kesin tedavi mümkün mü?

    Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay 6 numaraya kadar olan astigmatların, 10 dereceye kadar miyopların ve 5 dereceye kadar hipermetropların tedavisinin mümkün olduğunu belirterek, lazer tedavisi sonrası tekrar numara oluşup olmayacağı hakkında şöyle konuşuyor: “İlk 3 ay içerisinde düşük olasılıkta da olsa bir miktar numara tekrar oluşabilir, genellikle gözlük kulanmayı gerektirmeyecek numaralar olup daha fazlası olduğunda tekrar lazer yapmak mümkündür. Lazer ameliyatı ileride olabilecek katarakt ameliyatına ise engel değildir.“

    Lazer tedavisi sırasında ve sonrasında ağrı olur mu?

    Gözü uyuşturması için lokal anestezi özelliğine sahip göz damlaları işlem öncesi damlatılır ve bu nedenle işlem sırasında herhangi bir ağrı hissedilmez. İşlem sonrasında yaklaşık 5-6 saat kadar batma yanma hissi olabilir. İşlem ortalama 10-15 dakika sürer. Fakat operasyon öncesi hazırlıklar ve işlem göz önünde bulundurularak ortalama 2 saat hastanede geçebilmektedir.

  • Anne Karnındaki Bebeğe SMA Tanısı Konulabilir Mi?

    Anne Karnındaki Bebeğe SMA Tanısı Konulabilir Mi?

    Anne Karnındaki Bebeğe SMA Tanısı Konulabilir Mi?

    Her 10 bin doğumda 1 görülen ve halk arasında SMA olarak bilinen Spinal Musküler Atrofi, ülkemizde sık görülen genetik motor nöron hastalığı olarak biliniyor. Özellikle çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin başvurduğu SMA testlerinin önemi ise her geçen gün artarken genetik tanısı belli olan bu hastalık, bebeğin daha anne karnındayken de invaziv işlemler ile SMA hastalığı tespit edilebiliyor.

     

     

    Bu noktada anne ve baba adaylarının bebek sahibi olmadan önce gerekli testleri yaptırmasının doğacak bebeğin sağlığı ve geleceği için çok önemli olduğuna değinen Perinatolog Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Behram, gerekli durumlarda Preimplantasyon Genetik Tanı ile daha embriyo aşamasındayken bu durumun tanısının konulabileceğini açıkladı. Toplumda, her 50 kişiden 1’inde SMA hastalığı taşıyıcısı tanısı konuluyor. Anne ve baba adayının her ikisinde de taşıyıcılık var ise bebekte yüzde 25 oranında risk altına giriyor. Bu yüzden gebelik öncesinde tarama testlerinin mutlaka yaptırılması gerektiğini vurgulayan Perinatolog Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Behram, “Ebeveynlerin her ikisi de taşıyıcı olduğunda bebekte yüzde 25 oranında risk altına giriyor. Bu oran oldukça yüksek. Bu yüzden anne ve baba adayının taşıyıcı olup olmamasını tespit edebilmek için ebeveynlerin taşıyıcılık testi yaptırması büyük önem taşıyor’’ diye belirtti.

    Anne Karnındaki Bebeğe SMA Tanısı Konulabilir Mi?

    Gebeliğin 10. ve 16. haftasına dikkat!

    Spinal Musküler Atrofi (SMA), özellikle son yıllarda ülkemizde sosyal medya üzerinden yapılan kampanyalar ile gündeme geliyor. Yaklaşık 3 bin SMA’lı hastanın olduğu Türkiye’de bu sayının yüksek olmasının arkasında akraba evlilikleri yer alıyor. Kesin bir tedavisi olmayan bu hastalığın bebeğin daha anne karnında iken teşhis konulabildiğini belirten Doç. Dr. Mustafa Behram, “Anne ve babaların taşıyıcı olup olmadığını anlamak için çiftlerden kan testi alınıyor. Eğer sonuç pozitif çıkarsa bebek anne karnındayken gebeliğinde 10. haftasında kordon villüs biyopsisi yapılabiliyor. Buna ek olarak hamileliğin 16. hafta sonrasında amniyosentez ile bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermeden SMA hastalığı olup olmadığına bakılabiliyor” şeklinde konuştu.

  • “Diz Artrozunun Tedavisi Kişiye Göre Değişir”

    “Diz Artrozunun Tedavisi Kişiye Göre Değişir”

    “Diz Artrozunun Tedavisi Kişiye Göre Değişir”

    Toplumda diz kireçlenmesi olarak bilinen diz artrozu yaşlı hastalığı olarak bilinse de her yaşta ortaya çıkabiliyor. Diz artrozunun birden bire ortaya çıkmadığını dile getiren Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Prof. Dr. Hasan Bombacı, artrozun 10-15 yıl kadar süren uzun bir sürecinin olduğunu belirterek buna karşı erken yaşlarda önlem alınması gerektiğini söyledi.

    Artroz özellikle ileri safhalarda günlük hayatı ve çalışma hayatını büyük oranda etkileyen bir sorun. Vücudun modern yaşama yeterince adapte olamamasına bağlı hastalıklar kategorisinde değerlendirilen diz artrozu bu yüzden “uyumsuzluk hastalığı” grubunda kabul ediliyor. Endüstriyel çağda diz artrozunun görülme sıklığının anlamlı derecede arttığını gösteren çalışmalar olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Prof. Dr. Hasan Bombacı, toplumda yaşlı hastalığı olarak bilinse de diz kireçlenmesinin her yaşta ortaya çıkabildiğine dikkat çekti. Bombacı, hareketsiz yaşam tarzı, obezite, metabolik hastalıklar, aşırı sigara kullanımı ve özellikle de bilinçsizce yapılan spor aktivitelerinin vücudun yıpranmasına yol açarak, kıkırdakların daha erken dönemde bozulmasına neden olduğunu söyledi.

    “Diz Artrozunun Tedavisi Kişiye Göre Değişir”

    DİZ ARTROZUNUN KONTROL EDİLEBİLEN VE EDİLEMEYEN NEDENLERİ VARDIR

    Bilinen en önemli iki risk faktörünün yaşlanma ve şişmanlık olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Hasan Bombacı, yaşlanmanın önlenebilir bir risk faktörü olmadığını ancak şişmanlığın (obezite) baş edilmesi zor bir durum olsa da önlem alınabilecek bir risk faktörü olduğunu belirtti. “Diğer bir deyişle diz artrozuna zemin hazırlayan bazı faktörleri etkilememiz mümkün olmasa da bazılarını değiştirmek mümkün olabilir” diye konuşan Prof. Dr. Bombacı, şunları da söyledi: “Diz artrozunun sebeplerini kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz olarak başlıca 2 başlık altında inceleyebiliriz. Kontrol edemeyeceğimiz faktörler içerisinde; yaşlanma, cinsiyet, genetik yatkınlıklar (inflamatuar (romatizmal) hastalıklar, hematolojik hastalıklar vs.) sayılabilir. Kontrol edebileceğimiz faktörler ise başlıca 3 başlık altında incelenebilir; aşırı kilo, iş veya sporla ilgili aşırı yüklenme ve travma. Bunların dışında cerrahi ile düzeltilebilecek durumlar da vardır. Bunlar ortopedik bir cerrahi işlem gerektirse de uygun hastalarda yapıldığında diz artrozunu geciktirmek ve korumak için çok etkili yöntemlerdir.”

    HER DİZ AĞRISI ARTROZ DEĞİLDİR

    Diz artrozunun en önemli bulgusu olan diz ağrısı orta ve ileri yaşlarda hekimlere en sık başvuru sebepleri arasında olduğunu ancak diz ağrısının artroz dışında başka sebeplerinin de olabileceğine işaret eden Prof. Dr. Bombacı, konuyla ilgili şu bilgileri verdi:  “Bu şikâyetin bir sebebi diz çevresindeki yumuşak dokulardan (tendon, eklem zarı vs.) kaynaklanan problemler, başka bir sebebi ise ‘yaşlanan diz’ olarak adlandırılan, ilerleyen yaş ile birlikte eklemlerin doğal yıpranmasıdır. Diz artrozunun ağrı dışındaki klinik bulguları; ileri yaş, eklemde sertlik, ‘krepitasyon’ (eklemde sürtünme hissi), kemikte hassasiyet ve kemikte genişleme olarak sıralanabilir. Günümüzde yaygın rastlanan kalp ve şeker hastalıkları gibi kronik bir hastalık olan diz artrozuna da ilk belirtiler başlar başlamaz müdahale edilmesi pek çok ağrılı dönemlerin ve işlev bozukluklarının geciktirilmesi ve önlenmesini sağlayabilir.”

    BİLİNÇSİZ YAPILAN SPOR GENÇLERDEKİ ARTROZUN EN ÖNEMLİ NEDENİ

    Gençlerde bu hastalığa en sık bilinçsiz yapılan sportif aktivitelerin yol açtığını ifade eden Prof. Dr. Hasan Bombacı, ayrıca romatizma, avasküler nekroz (kemiğin eklem yakın kısmında beslenme bozukluğu), menüsküs yırtığı gibi nedenlerin de diz kıkırdağının yok olmasına yol açabildiğini söyledi. Artrozun ortaya çıkmasında genetik faktörlerin etkisi konusunda araştırmaların devam ettiği bilgisini veren Prof. Dr. Bombacı, “Genetik araştırmacılar artrozla ilgili olabilecek genetik lokasyonlar tespit etseler de bunların tek başına etkisinin sınırlı olduğunu düşünmektedirler. Bulgular artrozun gelişmesinin genetik faktörlerin yanı sıra beraberinde başka fenotipik etkenlere de (obezite vb.) bağlı olduğu yönündedir” diye konuştu.

    “Diz Artrozunun Tedavisi Kişiye Göre Değişir”

    TEDAVİ KİŞİDEN KİŞİYE DEĞİŞİR!

    Diz artrozu tedavisinde önceliğin konservatif yöntemler olduğunu vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Prof. Dr. Bombacı, “Hasta, yaşam biçimini değiştirerek bu rahatsızlıktan korunabiliyor. Kilo vermek, diz egzersizleriyle eklem çevresi kaslarını güçlendirmek, ilk aşamada yeterlidir. Haftada 2-3 defa yapılan, yaralanma riski olmayan, orta derecede egzersizlerin ilk safhalarda artroza bağlı belirtilerin giderilmesinde etkili olduğunu gösteren pek çok araştırma mevcuttur. Ancak bu kişisel önlemlerden fayda görmeyen hastalar diğer artroz sebepleri açısından değerlendirilir. Ayrıntılı fiziki muayene ile grafi kontrollerinin ardından hastanın kemik ve kıkırdak yapısı, bacakların mekanik dizilimi ve hastanın beklentilerine göre en uygun tedavi yöntemi belirlenir. Bu tedaviler basit bir egzersiz programından tüm diz ekleminin yapay eklemle değiştirildiği diz protezlerine kadar geniş bir yelpazede yer alabilir” dedi.

  • TTB’den Fahrettin Koca’ya Yanıt!

    TTB’den Fahrettin Koca’ya Yanıt!

    14 Mart Tıp Bayramı’nda hekimlere “müjde” vaadi içeren bir mektup yazan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya Türk Tabipleri Birliği’nden mektuplu cevap geldi.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Aile Hekimliği Kolu (AHEK), 14 Mart Tıp Bayramı’nda hekimlere “müjde” vaadi içeren bir mektup kaleme alan ancak bir aydır hiçbir somut adım atmayan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya bir mektupla yanıt verdi. Mektup, 11 Nisan 2022 günü çevrimiçi düzenlenen basın toplantısı ile paylaşıldı. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, aile hekimliği alanındaki sorunları gören, çözüm önerileri üreten ve sözleşmesi yenilenmeyen aile hekimleri ile dayanışma içinde olan AHEK’e teşekkür ederek söze başladı. Mücadele sonucu Tekirdağ’da sözleşmesi yenilenmeyen aile hekiminin kazanım elde ettiğini belirten Korur Fincancı, henüz yargılama süreci tamamlanmadan sözleşmesi askıya alınan Şırnak Tabip Odası Başkanı Dr. Serdar Kuni için de mücadele edeceklerini ifade etti. AHEK Başkanı Dr. Emrah Kırımlı da aile hekimlerinin gündeminde ceza yönetmeliğine karşı mücadelenin olduğunu söyledi ve tüm sağlık çalışanlarını bu mücadeleye çağırdı.  Aydın Tabip Odası önceki dönem başkanı Dr. Adalet Çıbık da oyalama değil haklarını istediklerini kaydetti.

    AHEK tarafından düzenlenen mektupta,”Değerli meslektaşım ve Sağlık Bakanı Sayın Dr. Fahrettin Koca, Şahsıma ve tüm meslektaşlarımıza hitaben gönderdiğiniz mektuba yanıt vermek için 14 Mart Tıp Bayramı’nda biz hekimlere verilen müjdelerin yerine getirilip getirilmeyeceğini bekledim ancak üzülerek görmekteyim ki gene dağ fare doğurdu. Sayın Bakan, Gönderdiğiniz mektupta da belirttiğiniz gibi, “Ekonomik açıdan adil bir düzenleme, malpraktis davalarının hekimlere tehdit olmaktan çıkarılması, artan şiddet olaylarına karşı caydırıcılığı daha yüksek bir yasal çerçeve, hekimlerin de yargı mensuplarına benzer haklara sahip olabilmesi, emekli hekimlere yönelik düzenlemeler, aile hekimlerine yapılacak iyileştirmeler” mesajlarınızı önemli buluyorum ve sorunlarımızın farkına vardığınızı düşünüyorum. Ancak yapılacağını belirttiğiniz düzenlemelerin hâlâ hayata geçmemiş olduğunu görüyorum. 14 Mart günü basına açık bir şekilde “aile hekimlerine müjde” olarak anons edilen düzenlemelerin neler olacağını ve ne zaman gerçekleşeceğini merak ediyorum. Bu zaman zarfında sağlık çalışanlarına şiddetin aynı hızla devam ettiğini, aile hekimliği ceza yönetmeliğinin geri çekilmediğini, aile hekimi arkadaşlarımızın sözleşmelerinin haksız ve hukuksuz bir şekilde feshedildiğini, artan ekonomik kriz karşısında hem geçinemediğimizi hem de aile sağlığı merkezlerinin ihtiyaçlarını karşılayamadığımızı bilmenizi istiyorum ancak bunu çok iyi bildiğinizi de biliyorum. Bu mektubu özel olarak size gönderirken, aynı zamanda kamuoyu ile de paylaşarak halkımızın da sorunlarımızdan, taleplerimizden, çözüm önerilerinden haberdar olmasını istiyorum. Son olarak şunu da bilmenizi isterim ki biz hekimler olarak haklarımızı alana kadar, taleplerimiz karşılanıncaya kadar, güvenli çalışma ortamlarına kavuşuncaya kadar, insanca yaşayacak ekonomik ve sosyal haklarımızı alana kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Emek bizim, söz bizim!”denildi. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)