Kategori: Sağlık

  • Romantik filmleri neden seviyoruz? Aşk filmleri hormonları coşturuyor!haberi

    Romantik filmleri neden seviyoruz? Aşk filmleri hormonları coşturuyor!haberi

    Aşk olgusunun sinemada, yokluğunun mutsuzluk ve büyük bir eksiklik, varlığının da sonsuza dek mutluluk getirebileceği vurgusuyla işlendiğine dikkat çeken uzmanlar, romantik filmlerde çifte sonsuz mutluluğun garantilendiğini ve bu sayede izleyicinin kendisini masalsı bir gerçekliğin içinde bulduğunu söylüyor. Film boyunca romantik duyguların tetiklendiğini dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, “Eğer film mutlu sona doğru ilerliyorsa ödül-haz hormonu olan Dopamin seviyelerinin, güvenle ilişkili olan Endorfinin ve bağlanma ile ilişkili olan Oksitosin düzeylerinin artması beklenir… Eğer ilişki süreci yolunda gitmez ve film mutlu sonla bitmezse, bu durumda stres hormonu olan Kortizol seviyeleri yükselecektir…” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, romantik ve aşk filmleri izlemenin insan psikolojisine etkisini değerlendirdi.

    “Bazı kişiler yaşantılarındaki duygusal eksikliği romantik filmler izleyerek gidermeye çalışıyor”

    Aşk olgusunun sinemada yokluğunun mutsuzluk ve büyük bir eksiklik, varlığının da sonsuza dek mutluluk getirebileceği vurgusuyla işlendiğine işaret eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, “Bu nedenle, Truva filminde savaş meydanlarında veya Titanik filminde okyanusun ortasında binlerce kişinin ölümleri değil, iki kişinin aşk duygularının daha fazla dikkatimizi çektiğini fark ederiz. Bazı kişiler yaşantılarındaki duygusal eksikliği veya zayıflığı romantik filmler izleyerek gidermeye çalışır. Bazı kişiler mutlu sonla biten tutkulu aşklara ve sahip çıkılan güçlü ilişkilere özlem duyar, bazı kişiler ise bastırmak zorunda kaldığı duyguların birçoğunu bu filmler aracılığı ile hissetme fırsatı yakalar.” dedi.

    “İzleyici kendisini masalsı bir gerçekliğin içinde buluyor”

    Tutkulu aşkın, romantik filmlerde izleyiciye tek mutluluk kaynağı olarak sunulduğunu ve bu filmlerde aşkın, engeller aşılarak elde edildiğini ve çifte sonsuz mutluluğu garantilediğini ifade eden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Bu sayede izleyici kendisini masalsı bir gerçekliğin içinde buluyor.” dedi. 

    “İzleyici partnerini filmdeki partnerle karşılaştırıyor”

    Romantik filmlerin genellikle en masalsı, en güçlü ilişki örneklerini konu edinerek, izleyiciye ‘vay be ne ilişkiler varmış’ dedirttiğini kaydeden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Bu, izleyiciye bir taraftan yoğun duygular yaşatırken, diğer taraftan izleyicinin partnerini filmdeki partnerle karşılaştırmasına sebep olur. Öte yandan gerçek yaşamda, tutkulu aşk, eninde sonunda biterek altyapı varsa ‘sevgiye’, yoksa ‘boşluğa’ dönüşürken; filmlerde ise, yönetmen, yukarıdaki dönüşümü izlememize izin vermez ve çoğunlukla filmini tutkulu aşıkların kavuşmasıyla bitirir! Bu ise, bizde, tutkulu aşkın sonsuza kadar süreceği yanılsamasını yaratır ve filmden çıktığımızda ilişkimizde veya hayatımızda bir şeyler eksikmiş gibi hissederiz…” diye konuştu.

    “Romantik filmleri, sevgili olan çiftler daha fazla tercih ediyor”

    Dr. Mert Sinan Bingöl, “Romantik filmleri, sevgili olan çiftlerin daha fazla tercih ettiğini düşünüyorum. Çünkü ‘yalnız’ insanların, romantik ilişkilere daha mesafeli bireyler olması beklenir. Romantik filmlerde, birbirleri için mücadele eden, fedakarlıklar yapan, partneri uğruna ölen karakterlerin varlığı söz konusuyken, bu durum yalnızlığı bilinçli seçmiş veya bir sebeple yalnızlığa mahkum bir şekilde hayatlarına devam eden insanların ilgisini çekmeyecektir.” dedi. 

    Aşk filmleri izlemenin hormonlara etkisi ne?

    Film boyunca umut, heyecan, korku hislerinin bir azalması bir artmasının beklendiğini, böylece romantik duyguların da tetiklendiğini ifade eden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Eğer film mutlu sona doğru ilerliyorsa ödül-haz hormonu olan Dopamin seviyelerinin, güvenle ilişkili olan Endorfinin ve bağlanma ile ilişkili olan Oksitosin düzeylerinin artması beklenir… Eğer ilişki süreci yolunda gitmez ve film mutlu sonla bitmezse, bu durumda stres hormonu olan Kortizol seviyeleri yükselecektir…” şeklinde konuştu.

    Romantik filmlerde verilen ana tema; ‘Acı çekilmeyen aşk yoktur’…

    Romantik filmlerde verilen ana temaların; ‘mutlu sona ulaşmak istiyorsan, aşk için yeterince acı çekmelisin! Acı çekilmeyen aşk yoktur! Ancak engelleri ve acıları aşarsan sonsuza dek mutlu olabilirsin, yoksa ömür boyu eksik ve yetersiz hissedeceksin!’ şeklinde olduğuna da işaret eden Dr. Mert Sinan Bingöl, “İşte bu kodlar nedeniyle, aşk sürecini acısız tahayyül edemeyiz! Diğer taraftan tutkulu aşk, gücünün bir kısmını da rekabet duygusu yaratan ‘üçüncü’ kişilerin varlığından alır! Bu tema, hemen hemen tüm aşk filmlerinde işlenir! Böylece, çifti ayırmaya çalışan ‘üçüncü’ kişiler, bir şekilde alt edilerek zafer elde edilmeye çalışılır.” dedi.

    “Titanik filminde Jack, Rose’u aynı gemiye binene kadar hiçbir şekilde tanımıyordu…”

    İlişkilerde, bazen kahraman rolüne bürünerek ‘kurtarıcı’ fantezisinin sahnelendiğini, bazen de mağdur rolüne bürünerek ‘kurtarılma’ fantezisinin sahnelendiğini kaydeden Dr. Mert Sinan Bingöl, şöyle devam etti:

    “Filmlerde gördüğümüz bu karşıt roller, bize, o an ne kadar zorda olduğumuzu ve bu fanteziye ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatır! Titanik filminde Jack, Rose’u aynı gemiye binene kadar hiçbir şekilde tanımıyordu, buna rağmen birkaç saat içerisinde uğruna ölecek kadar tutku hissedebilmişti! Bu kadar kısa sürede tanıması ve sevmesi mümkün olmadığına göre, demek ki Jack kendi psikolojik, fizyolojik ve duygusal ihtiyaçları nedeniyle körkütük aşık olmuştu, yani devreye fanteziler girmişti.”

    Aşk filmleri izlerken empoze edilen mesajlar ne? 

    Bu filmlerde, gerçek aşkın, mutluluğun tek kaynağı olarak empoze edildiğini de ifade eden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Bu filmler, sadece partnerimizle tamamlanabileceğimizi ve onsuz eksik kalacağımızı güçlü bir şekilde vurgular. Karakterlerin karşılaştıktan sonra bir türlü kavuşamamaları, sürekli engellerle karşılaşmaları, eğer sonsuza dek mutluluğu yakalamak istiyorlarsa bu engelleri aşmak zorunda kalmaları gerektiği vurgulanır! İzleyiciye, tutkulu aşk evresi yaşanmadığı sürece, mevcut ilişkilerinin ‘eksik ve kusurlu’ kalacağı empoze edilir…” şeklinde sözlerini tamamladı. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Abdi İbrahim'in koşulsuz desteğiyle 8 Mart'ta kalp sağlığı webinarı: Türk Kardiyoloji Derneği “Kadın Kalbi"ni anlattıhaberi

    Abdi İbrahim'in koşulsuz desteğiyle 8 Mart'ta kalp sağlığı webinarı: Türk Kardiyoloji Derneği “Kadın Kalbi"ni anlattıhaberi

    Türkiye’nin iyileştiren gücü Abdi İbrahim’in koşulsuz desteği ile Türk Kardiyoloji Derneği tarafından düzenlenen “Kadın Kalbi” isimli webinarda, kadınlarda kalp-damar sağlığı hakkında bilgi ve veriler paylaşıldı. TKD Yönetim Kurulu Üyesi, TKD Kadın ve Kalp Sağlığı Proje Grubu Koordinatörü Doç. Dr. Fahriye Vatansever Ağca ve TKD Kadın ve Kalp Sağlığı Proje Grubu Başkanı Prof. Dr. Şule Karakelleoğlu, kalp hastalıklarının kadınlarda çok daha seyrek görüldüğü yönündeki yanlış inanışa dikkat çekmek ve toplumda farkındalık yaratmak için webinarı özellikle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde düzenlediklerini ifade etti. 

    TÜRK Kardiyoloji Derneği (TDK), 8 Mart Kadınlar Günü’ne özel olarak düzenlediği webinar’da, kadınlarda kalp sağlığı konusunda önemli bilgiler verdi. Abdi İbrahim’in koşulsuz desteğiyle ve TDK üyelerinin yanı sıra halka açık düzenlenen “Kadın Kalbi” isimli webinarda, kalp-damar hastalıklarının toplumda en sık ölüm nedeni olduğuna işaret edildi ve TDK’nin çalışmaları hakkında bilgi verildi. 

    Prof Dr. Şule Karakelleoğlu ve Prof. Dr. Saide Aytekin moderatörlüğünde; Doç. Dr. Fahriye Vatansever Ağca, Prof. Dr. İrem Dinçer, Prof. Dr. Özlem Yıldırımtürk ve Prof. Dr. Gamze Babur Güler’in konuşmacı olarak katıldığı webinarda, kadınlarda kalp sağlığı konusunda farkındalık yaratmak amacıyla, “kırmızı alarm”ı çağrıştırması açısından “kırmızı renk konsepti” uygulandı. 

    Her 3 kadından birinin ölüm nedeni kalp hastalıkları

    Genel kanının aksine kalp-damar hastalıklarının kadınlar ve erkeklerde çok yakın oranlarda görülmesi ve her 3 kadından birinin ölümüne yol açması nedeniyle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde düzenlenen webinarda, koroner kalp hastalıklarının kadınlardaki seyri, tanı yöntemleri ve tanısındaki güçlükler, kadınlarda kalp yetmezliği nedenleri, gebelikte kalp hastalıklarının tanı ve tedavisi gibi son derece önemli konu başlıkları ele alındı. 

    Kadınlarda atipik belirtilerle kendini gösterebiliyor

    Kalp hastalıklarının kadınlarda, erkeklerde gördüğümüz alışılmış belirtiler dışında atipik tabir edilen daha farklı belirtilerle kendini gösterdiği vurgulanan webinarda, kadınlarda daha yüksek obezite oranları, meme dokusu ve kalp etrafında artmış yağ dokusu nedeniyle kalp hastalıklarının teşhisinde kullanılan tetkik ve görüntüleme yöntemlerindeki zorluklardan ve dikkat edilmesi gereken noktalardan da bahsedildi.

    Kansere bağlı ölümlerin 2 katı 

    TKD Yönetim Kurulu Üyesi, TKD Kadın ve Kalp Sağlığı Proje Grubu Koordinatörü Doç. Dr. Fahriye Vatansever Ağca, webinara verdiği destek için Abdi İbrahim’e teşekkür ederek şöyle dedi: “Toplumda kalp-damar hastalıklarının kadınlarda daha az görüldüğüne dair yanlış bir kanı var. Bu konuya dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak amacıyla, webinar için 8 Mart tarihini seçtik. Kardiyovasküler hastalıklar ülkemizde en sık ölüm nedenidir. 2022 yılı Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre tüm ölümlerin üçte birinden kalp ve damar sistemi hastalıkları sorumludur ve bu toplam kanser ölümlerinin 2 katından fazladır. TÜİK’in 2022 verilerine göre, kadınlarda kalp damar hastalığından ölüm sayılarına baktığımızda 88.563 gibi çarpıcı bir rakama ulaşılmaktadır. Oysa yalnızca 4.241 kadın meme kanserinden vefat etmiştir. Bu rakamlar durumun ciddiyeti hakkında bilgi vermektedir. Kadınlarda kalp ve damar hastalıklarının en sık görüldüğü Avrupa ülkelerinden birisi Türkiye’dir. Her 3 kadından biri kalp damar hastalığından ölürken, ancak 30 kadından biri meme kanserinden ölmektedir. Kadınlarda genç yaşlarda bile kalp krizinden ölüm riski, erkeklerden 2 kat fazladır. Kalp damar hastalıkları her yaştaki kadını etkileyebilir. Ancak menopoz döneminde kadınlık hormonlarının koruyucu etkisinin ortadan kalkması ile beraber bu risk daha da artmaktadır. Kadın-erkek farkı 60 yaş üzerinde ortadan kalkmakta, kalp ve damar hastalıkları riski aynı oranlarda görülmeye başlamaktadır. Bu nedenle kadınlarda kalp hastalıkları ile ilgili farkındalığın artması büyük önem taşımaktadır.” 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • DEÜ Veteriner Fakültesi Farklı Meslekten Öğrencilerine Hayalini Yaşatıyorhaberi

    DEÜ Veteriner Fakültesi Farklı Meslekten Öğrencilerine Hayalini Yaşatıyorhaberi

    İzmir’in ilk ve tek veteriner fakültesini Kiraz’a kazandıran Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), fakülte bünyesinde araştırma-geliştirme faaliyetlerini aralıksız sürdürürken; Fakülteyi farklı bölümlerden mezun öğrenciler de tercih ediyor. Kiraz’ın ve bölgenin kalkınması, önemli bir hayvancılık üssü haline gelmesinde kritik bir misyon üstlenen DEÜ Veteriner Fakültesi’nde öğrenim gören Diş Hekimi Günce Beren Ağırbaş ve Gıda Mühendisi Sultan Fulya Çabuk, farklı alanlardaki mesleklerine rağmen DEÜ’nün Veteriner Fakültesi’ni tercih eden öğrencilerden birkaçını oluşturuyor. “Burada hayallerimizi yaşıyoruz” diyen öğrenciler, DEÜ Veteriner Fakültesi’ni sunmuş olduğu nitelikli eğitim ve İzmir’de tek olmasından dolayı tercih ettiklerini belirtiyor. DEÜ’lü öğrencilerin hedefinde, Türkiye’nin ilk veteriner diş hekimi olmak da var. 

    İzmir’in ilk ve tek veteriner fakültesi olarak Kiraz’da kurulan Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Veteriner Fakültesi’ni tercih eden öğrenciler arasında farklı bölümlerden mezun öğrenciler de bulunuyor. DEÜ’nün en genç fakültelerinden birisi olarak 2019 yılında kurulan ve kısa sürede gelişerek Veterinerlik alanında Türkiye’nin en çok tercih edilen referans eğitim kurumlarından birisi haline gelen DEÜ Veteriner Fakültesi, bu yönüyle de dikkat çekiyor. İlk mezunlarını bu yıl vermeye hazırlanan Fakültede öğrenim gören Diş Hekimi Günce Beren Ağırbaş ve Gıda Mühendisi Sultan Fulya Çabuk, farklı alanlardaki mesleklerine rağmen DEÜ’nün Veteriner Fakültesi’ni tercih eden öğrencilerden birkaçını oluşturuyor. “Burada hayallerimizi yaşıyoruz” diyen öğrenciler, DEÜ Veteriner Fakültesi’ni sunmuş olduğu nitelikli eğitim ve İzmir’de tek olmasından dolayı tercih ettiklerini, DEÜ’lü olmaktan dolayı son derece mutlu olduklarını söylüyor.

    “İLK VETERİNER DİŞ HEKİMİ OLMAK İSTİYORUM”

    Fakültenin 2’nci sınıf öğrencisi, Diş Hekimi Günce Beren Ağırbaş, DEÜ’deki eğitiminin ardından mesleğiyle ilişkili olarak Türkiye’deki ilk veteriner diş hekimi olmak istediğini belirtti. Hayvanların ağız ve diş sağlığının öneminin gelecekte Türkiye’de ve dünyada daha fazla önem kazanacağını ifade eden Ağırbaş, “DEÜ’nün Veteriner Fakültesi çok genç bir fakülte olmasına rağmen öğrencilerine sunduğu imkanlarla kısa sürede çok yol kat etmiş ve gelişimini büyük ölçüde tamamlamış bir fakülte olarak dikkat çekiyor. Bir süredir Dokuz Eylül Üniversitesi’ni ve Veteriner Fakültesi’ni takip ediyordum ve burada öğrenim görmek istiyordum. Türkiye’de veteriner diş hekimi olarak bir ilki gerçekleştirmek istiyorum. Bu hedefime ulaşmak, hayallerimi gerçekleştirmek üzere şu an DEÜ bünyesindeyim” dedi.

    “ÇOCUKLUK HAYALİMDİ”

    DEÜ Veteriner Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi olan Gıda Mühendisi Sultan Fulya Çabuk ise, Veterinerlik Fakültesi okumanın çocukluk hayali olduğunu belirtti. DEÜ’yü tercih etme nedeninin Dokuz Eylül Üniversitesi’nin köklü geçmişi olduğunu vurgulayan Çabuk, “İzmir’de büyük bir eksikliği gidererek DEÜ’nün Kiraz’da şehrimize kazandırdığı Veteriner Fakültesi’nde öğrenim gördüğüm için son derece mutluyum. Hayvanları çok seviyorum. Veteriner Fakültesinde okumak çocukluğumdan beri hayalimdi. Dokuz Eylül Üniversitesi’ni seçme nedenim ise hem üniversitenin köklü bir geçmişi olması hem de İzmir’de tek olması. Burada hocalarımız bizlerle çok ilgililer. Öğrenim gördüğüm derslerle ilgili birebir uygulama yapma imkânı buluyoruz. Bu uygulamalar eğitimlerimizde önemli birer tamamlayıcı oluyor. Yeni açılmış bir fakülte olmasına rağmen hızlı bir gelişim gösterdik. Fakültemize sürekli olarak yeni hizmet birimleri kazandırılıyor. Emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz” açıklamasında bulundu.

    KİRAZ HİKAYEMİZİ BAŞARIYLA YAZIYORUZ

    Öğrencilerine sunduğu imkanlar, tecrübesi ve akademik gücüyle DEÜ’nün Türkiye’nin en çok tercih edilen yükseköğretim kurumlarından birisi olduğunu ifade eden DEÜ Rektör Vekili Prof. Dr. Mahmut Ak, “Ülkemizin sayılı araştırma üniversitelerinden birisi olan DEÜ’nün birbirinden değerli fakülteleri, bölümleri ve programları bulunuyor. Veteriner Fakültesi de kuruluşunun ardından hızla gelişim göstererek kısa sürede Kiraz ve bölgeye getirdiği canlılık ve yarattığı katma değerle birçok ihtiyaca cevap verebilecek kapasiteye geldi. Kurumsal ilerlemesinin yanı sıra bölgesel kalkınmaya da önem veren Dokuz Eylül Üniversitesi’nin en önemli projelerinden birisi olan Veteriner Fakültesi, Kiraz ilçesine güzellikler katmaya, bölgeyi bir hayvancılık üssü haline getirecek çalışmalara imza atmaya devam ediyor. Hayvancılık faaliyetlerinin yanı sıra toplum sağlığına yönelik sayısız hizmeti kazandırdığımız Kiraz’ın bölgeye getirdiği canlılık, gençlerimizin de ilgisini çekiyor. Farklı alanlardaki mesleklerine rağmen Veteriner Fakültemizi tercih eden Günce ve Fulya öğrencilerimiz onlardan birkaçını oluşturuyor. İnsana yapılan yatırıma önem veren Rektörlüğümüz, gençlerimizin hedeflerine ulaşması noktasında ihtiyaç duyacakları akademik ve bilimsel yetkinliği kendilerine sunmayı sürdürecektir. Dokuz Eylül Üniversitesi, Kiraz hikayemizi başarılarla yazmaya devam edeceğiz” ifadesinde bulundu.

    “YOLLARI AÇIK OLSUN”

    DEÜ Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zafer Bulut ise, fakülteye son dönemde kazandırılan yeni hizmet birimleri olan Gıda Hijyeni ve Teknolojisi Araştırma ve Uygulama Ünitesi, Nekropsi (Otopsi) Salonu ve Türkiye’de Veteriner fakültelerinde bir ilk olan Elektron Mikroskopi Laboratuvarı ile fakültenin hızla gelişim gösterdiğini ve Türkiye’de en çok tercih edilen ilk beş veteriner fakültesinden birisi haline geldiğini ifade etti. Bulut, “Fakültemize zaten yoğun bir ilgi var. Bir de farklı alanlardaki mesleklerine rağmen fakültemizi tercih eden öğrencilerin varlığı bizleri ekstra motive ediyor. DEÜ olarak Kiraz’da gerçek anlamda bir tarih yazıyoruz. Fakültemizin gelişiminde desteği bulunan herkese teşekkür ediyoruz. Öğrencilerimize meslek yolculuklarında başarılar diliyoruz” diye konuştu.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Kadınların psikolojik sağlamlığı toplumdan bağımsız değil!haberi

    Kadınların psikolojik sağlamlığı toplumdan bağımsız değil!haberi

    Kadınların depresyon, somatoform bozukluklar, travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete bozuklukları gibi hastalıkları daha sık yaşadığının bilindiğini kaydeden uzmanlar, özellikle depresyonun, kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla kronikleştiğini söylüyor. “Kadının psikolojik sağlamlığı, toplumun psikolojik yapısından bağımsız değildir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, sağlıklı bir toplum için kadınlık psikolojisinin oldukça önemli olduğunu dile getirdi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir Yağız, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla, kadın ruh sağlığı konusunu değerlendirdi.

    Kadın ruh sağlığı eşitsizliklerden olumsuz etkileniyor

    Kadın ruh sağlığının, toplumsal ve bireysel düzlemde karşılaşılan eşitsizlikler açısından olumsuz yönde etkilendiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Dolayısıyla kadınların depresyon, somatoform bozukluklar, travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete bozuklukları gibi hastalıkları daha sık yaşadığı biliniyor. Özellikle depresyon, kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla kronikleşmekte, yineleyicilik açısından risk faktörü oluşturuyor. Bununla birlikte kadınlarda eş tanı oranı daha fazladır. Toplumsal açıdan eşit ve yeterince iyi muamele görmeyen kadınların algıladıkları sosyal desteğin daha düşük olması, belirtilerin şiddetini de arttırıyor.” dedi.

    Kadınların yaşadığı psikiyatrik sıkıntılarda çevresel faktörler önemli rol oynuyor

    Dünya Sağlık Örgütü’nün, kadınların ruhsal bozukluklara yatkınlığının biyolojik temellerden ziyade stres ve risk etmenlerine olan maruziyet açısından ele aldığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, Dünya Sağlık Örgütü’nün kadınların yaşadığı psikiyatrik sıkıntılarda çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığını vurguladığını da ifade etti.

    “Kadınlar toplumları doğurmuştur”

    Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, şunları dile getirdi:

    “Kadınlar tarih boyunca karşılaşılan tüm engellere rağmen ilerlemeyi sürdürmüş ve toplumları doğurmuştur. Kadının psikolojik sağlamlığı, toplumun psikolojik yapısından bağımsız değildir. Sağlıklı bir toplum için kadınlık psikolojisi oldukça önemlidir.”

    Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününün kadının yalnızca emeğinin görüldüğü bir gün değil, psikolojik sağlığının yeterince önemsendiği bir gün olması dileğini de ifade etti. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ege Üniversitesi bağımlılığa karşı birlikte mücadele ediyorhaberi

    Ege Üniversitesi bağımlılığa karşı birlikte mücadele ediyorhaberi

    Türkiye’nin en köklü sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve bağımlılıklarla mücadele eden Yeşilay’ın 104’üncü kuruluş yıldönümü dolayısıyla Ege Üniversitesi(EÜ) Genç Yeşilay Topluluğu ve İzmir Yeşilay Şube Başkanlığı iş birliğinde “Yeşil Yolculuk Sempozyumu ve Sergisi” düzenlendi. Etkinliğe İzmir Vali Yardımcısı Faik Arıcan, Yeşilay İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Dilek Takımcı, EÜ Hemşirelik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşegül Dönmez, Mühendislik Fakültesi Dekanı  Prof. Dr. Bahattin Tanyolaç, EÜ Genç Yeşilay Topluluk Başkanı Nurgül Şahin, Yeşilay İzmir Şube Yönetimi, akademisyenler ve öğrenciler katıldı.

    Etkinlikte konuşan İzmir Vali Yardımcısı Faik Arıcan; “İnsan, doğuşundan itibaren; başarı gösterme, problemi atlatabilme, güçlüğü ortadan kaldırabilme gibi çeşitli mücadeleler içerisindedir. Ancak bazen güçlüğü ortadan kaldırmak için gösterdiği çaba yeterli olmayabilir. İşte bağımlılık kavramı aslında bu ana düşünce üzerine ortaya çıkar. Bağımlılık, sadece o bireyin değil tüm toplumun problemidir. Bağımlılık ile ilgili mücadeleyi tüm kamu kurumları, devletimiz elbette gösteriyor. Fakat bu mücadelede çaba sadece devlet kurumlarıyla değil yerelde bireylerin konuyu sahiplenmesiyle, hatta o toplum içinde doğmuş olan sivil toplum kuruluşlarının konuyu sahiplenmesi ve bu yönde gayret ve çabalarıyla mümkündür. Bizim çok güzide sivil toplum kuruluşlarımız var. Bu sivil toplum kuruluşlarımızın Türkiye’nin dört bir yanında birimleri, teşkilatları, temsilcileri, gönüllüleri var. Bu büyük bir birikim. Bu birikim toplumumuzun konuyu sahiplendiğinin göstergesidir” dedi.

    “Gençlerin Yeşilay’a ilgisi bizleri mutlu ediyor”

    Yeşilay İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Dilek Takımcı günün anlam ve önemine dair yaptığı konuşmada, “Yeşilay’ın 104’üncü yıldönümünde EÜ Genç Yeşilay Topluluğu’nun düzenlediği bu organizasyon çok kıymetli. Gençlerimizin Yeşilay’a üye olmasına, gönül vermesine çok kıymet veriyoruz. Gençler bu etkinliğe heyecanla hazırlandılar. Onların gözündeki ışığı görmek beni çok mutlu ediyor. Günümüzde, toplumda bağımlılık sağlıklı bir toplumu tehdit eden ve sarmalayan bir duruma geldi.  Dolayısıyla biz her bir gencimizi kazanmaya çok önem veriyoruz. Bu yüzden Yeşilay topluluklarımızdaki öğrencilerimizi çok ayrıcalıklı buluyorum”  dedi.

    EÜ Hemşirelik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşegül Dönmez, davranışsal bağımlılığın boşluk nedenlerine değindi.  Prof. Dr. Dönmez, “Yeni dünyada gelişen farklı bakış açılarını, dijitalleşmenin bağımlılık sürecinde ne kadar katkısı olduğunu sizlere aktarmayı hedefledim. Dekanlık görevimi yaparken Sayın Rektörümüzün, Rektör Yardımcılarımızın da bu bağlamda ne kadar çabaları olduğunu ve gençlerin bu konuyu ne kadar desteklediklerini biliyorum. Bağımlılık enstitümüzde yönetim kurulu üyeliği yapıyor olmanın tecrübesiyle sizlere bilgi birikimimi paylaşmayı amaçlıyorum” diye konuştu.

    “Farkındalık etkinlikleri düzenliyoruz”

    EÜ Genç Yeşilay Topluluk Başkanı Nurgül Şahin; “Bugün burada ulusal ve uluslararası alanda bağımlılıklara mücadele eden ve dünyanın en büyük sivil toplum kuruluşu olan Yeşilay’ın 104’üncü yaşını kutlamak için toplandık. Yeşilay Haftasının amacı toplumda bağımlılık oluşturan maddelerin zararlarına dikkat çekmek, bu maddelerin kullanımının önlenmesi ve toplumun sağlıklı yaşam konusunda bilinçlendirilmesidir. Biz de Ege Genç Yeşilay olarak yaptığımız etkinliklerde gençlerin bağımlılıklardan uzak bir şekilde sosyalleşmelerini sağlamaktayız. Arkadaşlarım ve ben her geçen gün yeni bir kişiyi Yeşilay gönüllüsü yapmak için var gücümüzle çabalıyoruz. Aynı zamanda Genç Yeşilay ailesi olarak İzmir’de bulunan tüm üniversitelerde Genç Yeşilay topluluklarında yer alan arkadaşlarımızla ortak farkındalık etkinlikleri yapmaya önem veriyoruz” dedi.

    Sempozyumun ardından katılımcılar “Yeşil Yolculuk” sergisini gezdi.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • 40 yaş sonrası senede bir kere göz muayenesi olunmalıhaberi

    40 yaş sonrası senede bir kere göz muayenesi olunmalıhaberi

    Kendini göstermeden sinsi bir şekilde ilerlediği için görmenin sinsi hırsızı olarak adlandırılan, halk arasında karasu hastalığı ya da göz tansiyonu olarak da bilinen glokomun erken evrede teşhis edilmesi büyük önem taşıyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Bu hastalık büyük oranda 40 yaş sonrası hiçbir belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerlemektedir. Retina ve optik sinir hasarına yol açan glokomda bilinmesi gereken en önemli bilgi, oluşan hasarın asla geri döndürülememesidir. Teşhis konuldugunda mevcut görme kapasitesinin ve alanının muhafazası tedavinin tek hedefidir. Glokomdan değil, takipsizlikten korkulmalıdır. Glokom önlenebilir değildir ama  lokal ve sistemik ilaçlarla veya cerrahi olarak  durdurulabilir” dedi.

    Glokom hastalığına dikkat çekmek için her yıl 12 Mart Dünya Glokom Günü anılıyor ve 8-14 Mart tarihleri arasında Dünya Glokom Haftası kutlanıyor.

    İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hanefi Çakır, Dünya Glokom Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada belirti vermeden sinsice ilerleyen ve geri döndürülemez görme kayıplarına yol açan glokom ile ilgili bilgi verdi.

    Görmede azalma ya da görme kaybı ile seyrediyor

    Kronik ve ilerleyici bir optik nöropati olarak değerlendirilen glokomun görmede azalma ya da görme kaybı ile seyrettiğini belirten Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Glokom, göz içi basıncının artması  ve optik sinirbaşı kan akımındaki  yetersizliğin yol açtığı düşünülen optik sinirbaşı ganglion hücre aksonunun hasarıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Buna ilave olarak retinal ganglion hücre dejenerasyon ve ölümü ile görme alanında darlık ve merkezi görmede azalma ya da görme kaybı ile seyreden bir hastalıktır. Glokom, kronik ilerleyici multifaktoriyel nörodejeneratif bir optik nöropatidir” dedi. 

    Sadece göz tansiyonunun yüksekliği ile ilgili değil

    Göz içi basıncının (GİB) 10-21 mm Hg arasında olmasının normal kabul edildiğini kaydeden Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Ancak glokom büyük oranda GİB artması ile tanımlansa da ‘Glokom demek sadece göz içi basıncı artması demek degildir’ tanımı önemlidir.  Göz içi basıncı normal olup glokom olan olgulara normotansif glokom,  göz içi basıncı düşük olup glokom olan olgular ise düşük basınçlı glokom  olarak adlandırılır.  Bazen GİB’nin 21 üstünde olmasına rağmen hiçbir görme alanı kaybı veya belirtisi olmayan olgular  okuler hipertansiyon olarak adlandırılır, tedavi verilmeden takibi gerekir” diye konuştu.

    Glokomun tipine göre belirtileri farklılık gösteriyor

    Glokomun tipine göre farklı belirti ve şikayetlerin olduğunu ifade eden Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Glokom sinsi bir hastalıktır. Bu sebeple halk arasında karasu hastalığı olarak bilinir. Glokomun tipine göre farklı belirti ve şikayetleri vardır. Basit kronik glokom tipinde diğer göz hastalıklarından farklı olarak merkezi görme, en son safhaya kadar fazla bozulmaz. Hasta gittikçe daralan görme alanı kaybını diğer göz normal olduğundan fark etmez. Son aşamaya gelinceye kadar herhangi bir belirti vermediğinden glokom, ‘görmenin sinsi hırsızı’ olarak adlandırılır.  Hastalar GİB 20-30 mmHg  arasında olduğunda hiçbir şey hissetmezler. Tablo ilerledikçe ‘Sanki eskisi gibi rahat görmüyorum’ şikayeti ile gelirler ve yapılan tetkiklerle tanı konur. GİB 30 üstünde olan hastalarda buğulu ve puslu görme, baş ve göz ağrısı, gözlerde dolgunluk ve yorgunluk hissi, ışıkların etrafında haleler görülmesi ile gelebilirler. Farklı bir tablo olan akut açı kapanması glokomunda ise ani görme kaybı, bulantı, kusma ve şiddetli ağrı şikayeti vardır. Herhangi bir hastalığa eşlik eden glokomlarda genellikle tetkikler esnasında,  büyük hasar gelişmeden tanı koyulabilir” diye konuştu.

    Glokom çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebilir

    Glokomun ortaya çıkma nedenlerine değinen Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Glokom, doğumsal ve gelişimsel faktörlere bağlı olarak gelişebildiği gibi hayatın herhangi bir döneminde de gözde travma, iltihap, endokrin ve ilaç kullanımı gibi patolojiler sekonder olarak görülebilir” dedi.

    Glokomda risk faktörlerinin farklı gruplarda değerlendirilebileceğini kaydeden Prof. Dr. Hanefi Çakır, kalp damar sistemi hastalıkları, kan basıncı düzensiziği (hipertansiyon ve hipotansiyon), Raynaud Sendromu gibi damarsal risk faktörlerinin yanı sıra solunum bozukluklarının görme azalması ve görme alanı daralması yapabildiğini söyledi. Göze bağlı risk faktörlerine değinen Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Göz içi basıncı yüksekliği, halen en önemli anahtar risk faktörü ve glokomun en iyi belirleyicisi olup tek tedavi edilebilen risk faktörüdür. Santral kornea kalınlığı ve miyopi diğer faktörlerdendir. Miyopi, kusur olarak açık acılı glokom riski normal insanlara göre 2-3 kat fazladır. Miyop ve glokomda benzer bağ dokusu değişimleri vardır. Hipermetrop olanlarda açı kapanması ve akut glokom kriz riski normal insanlara göre daha yüksektir. Artmış  cup/disk  oranı  asimetrik çukurlaşma olan gözlerde risk yüksektir” dedi.

    40 yaş sonrası yüzde 2 oranında görülüyor

    Göze bağlı olmayan risk faktörlerinin de bulunduğunu belirten Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Genç yaşlarda risk yok denecek seviyede iken  40 yaş sonrası  yüzde 2, 70  yaş sonrası ise bu oran  7 kat artmaktadır. Beyaz ırkta risk yüzde 1-2 iken siyahilerde oran  yüzde 4.8-8 arasındadır. Aile öyküsü ve genetik arasında da ilişki vardır. Yüzde 13 oranında etkilidir. 40 yaş sonrası glokom riski yüzde 2 iken aile öyküsü olanlarda bu oran yüzde 10’a çıkmaktadır. Tiroid ve diyabet gibi endokrin faktörlerin yanısıra menapoz, kortikosteroid kullanımı  glokom riskini arttırmaktadır” uyarısında bulundu.

    Glokomdan değil, takipsizlikten korkulmalıdır

    Glokomda erken teşhisin önemini de işaret eden Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Genç olsun yaşlı olsun her hastanın rutin muayenesinde göz içi basıncı hastanın vizyonu, ön kamaranın genişligi ön kamara açısının durumu, lensin şişkin olup olmaması, optik diskin yapısı cup/disk oranı  degerlendirilip not edilmelidir. Şüphelenilen olgularda GİB’nın değişik cihazlarla ölçülüp not edilmesi gerekir. Optik sinir başını analiz eden Optik Coherens Topmografi (OCT) analizi yapılmalıdır.  Şüphelenilen olgularda Retina Kalınlık Analizoru (RTA ) veya Heidelberg Retina Tomografisi (HRT) yapılmalıdır. Bilateral Görme alanı yapılıp  hasta  belirli aralarla takip ve tetkiklerin yenilenmesi, ilerlemenin olup olmaması açısından önemlidir. Glokomdan değil  takipsizlikten korkulmalıdır. Glokom önlenebilir değildir ama lokal/sistemik ilaçlarla veya  cerrahi olarak  durdurulabilir” diye konuştu.

    Glokomda öncelikle ilaç tedavisinin uygulandığını belirten Prof. Dr. Hanefi Çakır, ilaçların etkili olmadıgı veya yetersiz kaldığı olgularda  glokomun tipine hastanın yapısına göre  değişik lazer uygulamalarının kullanılabildiğini söyledi.

    Hasarın en aza indirilmesi için kontrol şart

    Glokomla mücadele erken teşhisin yanı sıra takibin önemini vurgulayan Prof. Dr. Hanefi Çakır, “Bu hastalıgın büyük oranda 40 yaş sonrası hiçbir belirti vermeden sinsi bir şekilde retina ve optik sinir hasarına yol açması ve görmenin büyük oranda geri dönülemez safhada farkına varılması en acı yanıdır. Glokomda bilinmesi gereken en önemli bilgi, oluşan hasarın asla geri döndürülememesidir. Teşhis konuldugunda mevcut görme kapasitesinin ve alanının muhafazası tedavinin tek hedefidir. Katarakttan en büyük farkı budur. Bunu önlemenin en önemli basamağı ise 40 yaşından sonra her yıl kontrol olmanın yanında  toplumu bilinçlendirmek için  kampanyalar düzenlemektir.  Türk Oftalmoloji Derneği bu konuda aktif çalışmalar içindedir. Bu çalışma ve taramalarda halkın sadece göz içi basıncı taranarak glokom teşhisi konulamaz. Glokom sadece  göz içi basıncı yükselmesi demek degildir. Göz içi basıncı yükselmesi glokomda sadece bir risk faktörüdür. Bu sebeble taramalarda uzman hekimlerin detaylı muayenesi hastalığın atlanmaması için kilit noktadır” diye konuştu.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Türkiye SMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ece Soyer Demir:  “SMA Tedavisinde Kullanılan Tüm İlaçların Geri Ödeme Kapsamına Alınmasını Bekliyoruz"  haberi

    Türkiye SMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ece Soyer Demir: “SMA Tedavisinde Kullanılan Tüm İlaçların Geri Ödeme Kapsamına Alınmasını Bekliyoruz" haberi

    SMA hastalarının tanı aldıkları andan itibaren zamanla yarıştığını belirten Türkiye SMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ece Soyer Demir; “SMA tedavisinde EMA (Avrupa İlaç Ajansı) ve FDA (Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi) tarafından onaylanmış 3 tedavi yöntemi mevcut. Şu anda ülkemizde sadece bir tanesi SGK geri ödeme kapsamında. SMA hastalarının en önemli beklentisi tedavide kullanılan tüm ilaçların, bilimsel kriterler ve verilere uygunluğu olan hastaları kapsayacak şekilde SGK geri ödeme kapsamına dahil edilmesidir.” dedi.    

    Önlenebilir bir nadir hastalık olan SMA’nın tedavisinde, erken tanı kadar ilaca erken başlanması ve hekim inisiyatifinde düzenli kullanılması tedavinin başarısında kritik önem taşıyor. Ülkemizde 2017 yılından bu yana SGK geri ödeme kapsamında olan Nusinersen tedavisinden sonra, kamuoyunda ikinci ilaç olarak bilinen ve oral yolla alınan Risdiplam tedavisinin yakın zamanda hastalara ulaştırılacağı açıklaması umut yaratmıştı. Tanı aldıkları andan itibaren, tedavinin yanı sıra pek çok zorlukla mücadele etmek durumunda kalan hastaların, Risdiplam ve Zolgensma tedavilerinin ödeme kapsamına alınmasıyla ilgili bekleyişi hala devam ediyor.

    SMA Hastalarının Bekleyişi Devam Ediyor

    Konuyla ilgili bir açıklama yapan Türkiye SMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ece Soyer Demir şunları söyledi: “Geçtiğimiz yıl SMA tedavi yöntemlerinde ikinci bir ilacın hastalarımızın erişimine sunulmasıyla ilgili atılan adımlar bizler için umut verici oldu. Çünkü toplumda daha çok bireysel ilaç kampanyalarıyla gündeme gelen SMA tedavisinde, her hastanın eşit ve adil bir biçimde tüm tedavi yöntemlerinden ücretsiz yararlanması gerektiğine inanıyoruz. Ancak halen zaman zaman Spinraza temininde yaşanan zorluklar devam ederken, oral yolla alınan Risdiplam sürecinin de tamamlanmamış olması, SMA ile mücadelede ciddi zorluklar yaratıyor.  Tedavinin kesintiye uğramaması için ilaçlar konusunda gerekli yasal düzenlemelerin yapılması yönünde bekleyişimiz devam ediyor.” 

    Tedaviye Ücretsiz Erişim Her Hastanın Hakkı

    Genetik geçişli ve ilerleyici bir kas hastalığı olan SMA’da hayata tutunmak için dakikaların bile kritik olduğunu vurgulayan Demir; “Zaman kaybetmeden ikinci ilacın da hastaların erişimine sunulması, SMA hastalarının ve hangi yaş gruplarının faydalanacağı konusunun netleşmesi de çok önemli. SMA’nın dört tipi var. Tüm tipler tedaviden faylanabilecek mi, yaş kriteri olacak mı, tedaviler arasındaki geçiş süreci nasıl olacak, şimdiye kadar Spinraza tedavisi almış hastalar, Risdiplam tedavisinden faydalanabilecekler mi ya da tedaviyi tekrar değiştirmek isterlerse Spinraza tedavisine tekrar dönebilecekler mi? gibi soruların yanıtlarını ve “Hastalık değil, hasta vardır” yaklaşımıyla her hastaya yönelik bireysel bir değerlendirme yapılarak, bütün tedavi yöntemlerinin ödeme kapsamına alınmasını bekliyoruz. Türkiye SMA Vakfı olarak; tüm tedavi yöntemlerinden hastaların eşit ve ücretsiz olarak yararlanması için çalışmalarımızı sürdürürken, hastaların hayata tutunmasında yasa ve uygulamaların acilen düzenlenmesinin kritik önem taşıdığı süreci yakından takip etmeye devam edeceğiz.”

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Prof. Dr. Attar: “Kadın Yaşamını Etkileyen Hastalıklarla Mücadele İçin Düzenli Kontroller Şart!"haberi

    Prof. Dr. Attar: “Kadın Yaşamını Etkileyen Hastalıklarla Mücadele İçin Düzenli Kontroller Şart!"haberi

    Her ne kadar kadın ve erkek birçok yönden birbirine benzese de biyolojik ve davranışsal farklılıklar olduğu bir gerçek. Bu durum birçok hastalığın ortaya çıkışını, epidemiyolojisini etkileyebiliyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde kadınları en çok etkileyen hastalıklara dikkat çeken Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar, kadınlarda en sık görülen hastalıkların başında meme kanserinin geldiğini hatırlattı. Bunun yanında, rahim ağzı kanseri, endometriozis, polikistik over sendromunun da sık görülen ve kadınların yaşamını ciddi şekilde etkileyen hastalıklar arasında yer aldığını söyledi. Prof. Dr. Attar, hastalıklarla mücadelede düzenli kontrollerin önemine işaret etti. 

    Kadınların hayatını etkileyen hastalıklarla ilgili bilgi veren Prof. Dr. Erkut Attar, ilk sırada kanser türlerinin geldiğini ve burada da önceliğin meme kanseri olduğunu belirtti. 

    ‘’KADINLARIN DİKKAT ETMESİ GEREKEN BİRKAÇ ÖNEMLİ HASTALIK VAR’’

    “Kadınların dikkat etmesi gereken birkaç önemli hastalık var. Bunları sıklığına bakıldığında ilk sırada meme kanseri geliyor. Onun dışında üreme döneminde sık görülen kanserlerden biri de rahim ağzı kanseridir” diyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları, Doğum, Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar sözlerine şöyle devam etti: “Bunun dışında kadınlarda çikolata kisti olarak adlandırılan endometriozis de her 10 kadından birinde görülen ve kadını ciddi şekilde etkileyen bir sorun. Diğer taraftan kadın üreme sağlığı açısından baktığımızda yüzde 15-25 oranında gözlenen polikistik over sendromu da dikkate alınması gereken bir başka sorun. Elbette kadın yaşamında önemli bir dönüm noktası olan menopozu da unutmamak gerekir. İnsan ömrünün uzamasıyla birlikte menopoz dönemi ve sonrasında kadınların sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürdürmesi de çok önemli bir hal alıyor.”

    ‘’BİRİNCİ SIRADA MEME KANSERİ GELİYOR’’

    Kadınlarda en sık görülen kanser türlerinin başında meme kanseri olduğunu belirten Prof. Dr. Attar, ‘Meme kanseri açısından şanslıyız. Çünkü tarama yöntemleri var. Yani iyi bir muayene hastanın kendini bilmesi, kendini muayene edebilmesi, bunun öğretilmesi, arkasından tabii ki düzenli mamografi kontrolleri ile hastalığı erken evrede yakalamak mümkün. Dolayısıyla 40 yaşından sonra her kadının yılda bir mamografi, yılda en azından bir ya da iki yılda bir kere bir de meme ultrasonografisini yaptırması gerekli. Bunları yaptırdığı takdirde meme kanserinden korkmamak lazım.” Diye konuştu. 

    Meme kanserinin yumurtalık kanseriyle de bağlantılı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Attar, “Bu hastalarda yumurtalık kanserine daha fazla rastlanmasına karşın ne yazık ki bir tarama yöntemi bulunmuyor. Bu noktada yıllık düzenli jinekolojik muayene önem kazanıyor” dedi.

    “RAHİM AĞZI KANSERİNİN ÖNEMİ ÖNLENEBİLİR OLMASI”

    Üreme çağında en sık görülen kanserlerden bir diğerinin rahim ağzı kanseri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Attar, “Rahim ağzı kanserinin en önemli etkeni ‘human papilloma’ virüsü olarak adlandırılan HPV’dir. Ve hastalık öncü lezyonlarının 45 yaş altında görüldüğü biliniyor. Rahim ağzı kanserinin diğer kanserlerden en önemli farkı, sebebinin biliniyor ve önlenebiliyor olmasıdır. Bununla birlikte hastalığın genel olarak erken evrede belirti vermemesi ve sinsi ilerlemesi nedeniyle, düzenli sağlık taramaları bu kadınların hayatını kurtarıyor. Bu nedenle kadınların 3 yılda bir kere mutlaka smear testi yaptırmaları gerekiyor. Ayrıca cinsel yolla bulaştığı için korunma ve elbette aşılama son derece önemli” diye konuştu. 

    ‘’ÇİKOLATA KİSTİ HASTALARININ YÜZDE 30’UNDA İNFERTİLİTE GÖRÜLÜYOR”

    Kanser türleri dışında kadınlarda en sık görülen hastalıklardan biri olan ve yaygın olarak çikolata kisti olarak bilinen endometriozisin de hem kadının genel sağlığı hem de üreme sağlığı açısından son derece önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Erkut Attar, bu sorunun her 10 kadından birinde görüldüğüne işaret etti. Prof. Dr. Attar, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Geçtiğimiz zaman içerisinde endometriozin sıklığının artmaya başladığını görüyoruz. Burada genetik nedenler olsa da çevresel etkenler olarak sıralayabileceğimiz, gıdalardaki ek ürünler, kullanılan hormonlu ürünlerin artışta etkili olduğu biliniyor. Endometriozis hastalarının yüzde 30’unda kısırlık da yaşanıyor. Hastalık bu denli önemli olmasına ve sık görülmesine karşın toplumdaki farkındalık oranı çok düşük. Dünya Kadınlar Günü vasıtasıyla bir kez daha altını çizmek gerekirse; hepimizin amacı kadının yaşam kalitesini artırmak olmalı’’ şeklinde konuştu.

    ‘’YUMURTLAMA KUSURLARININ EN SIK NEDENİ; PCOS’’

    Kadınlarda en sık görülen bir diğer hastalığın polikistik over sendromu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Attar, ‘’Polikistik over sendromu toplumda görülme sıklığı yüzde 15-25 oranlarına kadar çıkıyor. Hastalar bize, aşırı tüylenme, sivilce ya da jinekolojik problemlerle geliyor. En sık neden de adet görememe oluyor. Ancak bu hastalığın buz dağının göremediğimiz tarafı var. Çünkü polikistik over sendromu yumurtlama kusurlarının ve dolayısıyla kısırlığın en önemli nedenlerinden biridir.”

    Polikistik over sendromu hastalarında ileriki senelerde kalp damar hastalıkları, diyabet ve onun da ötesinde rahim kanserlerinin de daha fazla görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Attar, “Bunları en baştan teşhis edip ve tedavi edilmesi ve sonrasında da düzenli takip edilmesi koruyucu hekimlik açısından da çok önemli” şeklinde konuştu.

    “DİYABET, OBEZİTE VE KARDİYOVASKÜLER SORUNLARA  DA NEDEN OLABİLİYOR”

    Polikistik over sendromununa bağlı, kadınlarda diyabet riskine dikkat çeken Prof. Dr. Attar, ‘’Polikistik over sendromu ile birlikte giden bazı durumlar var ki bunlardan biri insülin direnci. Özellikle kilosu fazla olan kadınlarda sorun daha da ciddi hal alıyor. Bu kadınları hem diyabete karşı hem de kardiyovasküler hastalıklara karşı korumak için tedavi gerekli. Toplumda kadınlarda kalp krizi daha az görülür diye yanlış bir algı var. Tam tersine kadınlarda da erkekler kadar hatta daha fazla kalp damar hastalıkları veya kalp krizi görülebilir. Özellikle menopoza giren kadın östrojen çekildikten sonra kalp damar hastalıkları açısından en az erkek kadar riskli olur. Bu konuda özellikle dikkatli olmak lazım’’ dedi.

    “SAĞLIKLI YAŞAMIN ALTIN ANAHTARI DÜZENLİ MUAYENE”

    Hastalıklarla mücadele noktasında yapılması gerekenleri anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar, ‘’En az yılda bir defa jinekolojik muayene gerekir. Bunun yanda 21 yaşından 65 yaşına kadar her üç yılda bir smear testi mutlaka alınmalı. Elbette düzenli kontrolleri de ihmal etmemeli. Yani bir kadının ömür boyunca düzenli takip yaptırması sağlıklı yaşamın altın anahtarıdır’’ dedi.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Prof. Dr. İlkkan Dünder:  “Dünyada 350 Bin Kadın Hayatını Rahim Ağzı Kanseri Nedeniyle Kaybediyor"haberi

    Prof. Dr. İlkkan Dünder: “Dünyada 350 Bin Kadın Hayatını Rahim Ağzı Kanseri Nedeniyle Kaybediyor"haberi

    Pembe İzler (Pİ) Kadın Kanserleri Derneği ve Otomotiv Tedarik Sanayi Organize Sanayi Bölgesi (TOSB) İnsan Kaynakları Komitesi ev sahipliğinde Dünya Kadınlar Günü’ne özel, “Önce Sağlık” söyleşisi düzenlendi. Söyleşide ergenlikten jinekolojik kanserlere kadar pek çok konuda bilgi veren Jinekolojik Onkoloji, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. İlkkan Dünder, “Ülkemizde her yıl yaklaşık 3 bin kadın rahim ağzı kanseriyle karşılaşıyor. Bu kansere yol açan HPV virüsüne karşı aşı olarak, önlem alabilirsiniz. Dünyada aşı ile korunabilen tek kanser türü, rahim ağzı kanseridir” dedi.  

     

     8 Mart’ta kadın odaklı düzenlenen organizasyonlardan biri, Pembe İzler (Pİ) Kadın Kanserleri Derneği ve Otomotiv Tedarik Sanayi Organize Sanayi Bölgesi (TOSB) İnsan Kaynakları Komitesi ev sahipliğinde gerçekleşen “Önce Sağlık” söyleşisi oldu. Ergenlik, üreme ve menopoz süreçlerinde kadınların sağlıklarını korumak için nelere dikkat etmeleri gerektiğinin anlatıldığı söyleşi,  otomotiv tedarik sanayi çalışan kadınlar tarafından ilgiyle izlendi.  Jinekolojik Onkoloji, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Profesör Doktor İlkkan Dünder’in konuşmacı olarak katıldığı söyleşinin moderatörlüğünü Pembe İzler (Pİ) Kadın Kanserleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Seral Çelik yaptı.  TOSB İK Komitesi Başkanı Sibel Kohen’in açılış konuşması sonrası başlayan söyleşide, izleyiciler Prof. Dr. İlkkan Dünder’i soru yağmuruna tuttular.

     “Kurumsal ve özel hayatta kadınlar, eş zamanlı birçok sorumluluk üstleniyor ve üstesinden geliyor”

     TOSB İK Komitesi Başkanı Sibel Kohen, “Kadınların varlığı yaşadığımız ve katma değer sağladığımız her ortama farklı bakış açısı ve zenginlik katıyor. Gerek kurumsal hayatta gerek özel hayatta kadınlar eş zamanlı birçok sorumluluk üstleniyor ve üstesinden geliyor. Tüm bu sorumlukları bir arada yürütmek ve çok yönlü hayatımızdan keyif almaya devam etmek için kendimizi ihmal etmemeli, sağlımıza dikkat etmeliyiz” dedi.

     “Sağlıklı yaşam, her insanın en temel hakkı”

    Söyleşinin moderatörlüğünü üstlenen Pİ Kadın Derneği YK Üyesi Seral Çelik, dernek faaliyetlerinden bahsettiği sunum sonrasında “8 Mart hepimiz için özel bir gün. Kadın olmayı, kadın haklarını konuştuğumuz ve tartıştığımız; kadın olmakla ilgili tüm haklarımızı dilediğimiz ve dile getirdiğimiz bir gün. Toplumsal yaşamda şüphesiz kız kardeş, anne, eş vb. gibi farklı kimliklerle var olan kadınlar pek çok sorunla karşı karşıyalar; fırsat eşitliğinden, kadın cinayetlerine uzanan pek çok sorun var. Kadın sorunlarına her topluluk kendi bakış açısıyla yaklaşmalı, konuşmalı ve gereken adımları atmalıdır. Biz Pİ Kadın Derneği olarak kadın sağlığı alanında çalışmalar yürütüyoruz. Sağlıklı yaşamın her insanın temel hakkı olduğunu biliyor ve kadınların sağlık konusunda bilinçlenmeleri için faaliyetlerimizi yürütüyoruz” açıklamasında bulundu.

     Kadın kanserlerinden korunma yolları anlatıldı

    Jinekolojik Onkoloji, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Profesör Doktor İlkkan Dünder, ergenlikten jinekolojik kanserlere kadar pek çok konu hakkında bilgi verirken, kadınlara sağlıkları konusunda daha çok bilgi sahibi olmaları gerektiğini belirterek, sözlerine şöyle devam etti:

    “Mesleğimin ilk yıllarında 20 yaşlarında kadın doğum uzmanına gelen kadın sayısı çok azdı. Giderek bu sayının arttığını gözlemliyor ve seviniyoruz. Zira, kadınlar kendi sağlığı konusunda daha bilinçliler. Fakat daha çok yolumuz var. Kadınlarımızın özellikle üreme sağlığı konusunda bilmeleri gereken pek çok konu var. Unutmayalım, kadın sağlığı toplum sağlığının ayrılmaz bir parçasıdır”

     Jinekolojik kanserler arasında rahim ağzı kanserinin oldukça sık görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Dünder, “Dünyada her yıl 600 bin yeni rahim ağzı kanseri vakası görülüyor. Her yıl, 350 binin üstünde kadın hayatını bu hastalık nedeniyle kaybediyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 2 bin 500 kadına rahim ağzı kanseri tanısı konuyor.  Bu önlenebilir bir kanserdir. Kadınlar HPV aşısı olarak rahim ağzı kanserine yol açan HPV virüsünden korunabilirler. Rahim ağzı dünyada aşı ile korunabilen tek kanser türüdür. Anne babalar bilinçli davranarak çocuklarına 9-14 yaş arası dönemde 2 doz aşı yaptırabilirler. 4 yaş sonrası 3 doz yapılması gerekiyor. Ancak üreme çağındaki kadınlar için yaş sınırlaması yok. Her yaşta HPV aşısı yaptırabilirler” dedi.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çocukların yetenekleri bebeklikten itibaren belirginleşiyor!haberi

    Çocukların yetenekleri bebeklikten itibaren belirginleşiyor!haberi

    Ailelerin gözlem, ilgi ve özenle desteklediği çocukların, potansiyellerini daha erken yaşlarda ortaya çıkarabildiğini dile getiren uzmanlar, ancak, bazı çocukların yeteneklerini saklayabildiğini ve bu durumda dikkatli değerlendirmeler gerekebildiğini söylüyor. Anlama ve yapabilme kapasitesinin bebeklik çağından itibaren kendini belli etmeye başladığını ifade eden Çocuk Gelişimi Uzmanı Elif Konar Özkan, “Çocuğun ailesi ve aile çevresi, arkadaş grupları ile toplumsal deneyimler, çocuğun yeteneklerinin ortaya çıkmasında, gelişmesinde ve pekişmesinde önemlidir.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Özel Yetenekli Çocuklar Uygulama ve Araştırma Merkezinde çalışmalar yürüten Çocuk Gelişimi Bölümü Öğr. Gör. Elif Konar Özkan, özel yetenekli çocuklara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 

    “Kimi çocuk sahip olduğu zekâ ya da yetenek düzeyini açıkça gösterir”

    Yeteneğin ‘kişinin bir şeyi anlama ve yapabilme kapasitesi’ olarak tanımlandığını ifade eden Elif Konar Özkan, “Anlama ve yapabilme kapasitesi bebeklik çağından itibaren kendini belli etmeye başlar. Çocuğu tanımaya ve potansiyelini ortaya çıkarmasına rehberlik etmeye fırsatlar oluşturacak bir aile ortamı ise çocuk kendini rahat ve özgürce ifade edebilmeye başlar. Dikkatli bir aile böylece yapıp edebildiklerine ve tabii ki yapabileceklerine dair pek çok ipucu edinir. En mühimi çocuğu gözlemlemek; çocukla birlikte hayatı yaşamak… Kimi çocuk, kendini açıkça gösterir; sahip olduğu zekâ ya da yetenek düzeyi akranlarından çok çok üstünse veya özelse bu aşikardır. Kimi çocuk ise çeşitli sebeplerle (genetik, epigenetik, psikolojik özellikler; ebeveyn tutumları, çevre etkileri gibi) kendini saklar; böylesi bir durumda dikkatli değerlendirmeler önem kazanır.” dedi.

    “Ortalamanın üstünde yetenekli çocuklar için dikkatli değerlendirmeler gerekebiliyor”

    Özel yetenekli çocukların büyük çoğunluğunun, okula gitmeden okumayı yazmayı öğrenebildiğini, araştırmaya, sorgulamaya, problem çözme becerilerini aktif kullanmaya erken yaşlarda başlayabildiğini ifade eden Özkan, “Akranlarından farklılığı bu şekilde belirgin olmayan ya da ortalamanın biraz üstünde yetenekli çocuklar için dikkatli değerlendirmeler gerekebilir. Çeşitli ölçekler kullanarak çocuğun bilişsel, sosyal, duygusal, motor gelişim alanlarındaki performanslarının profilleri çıkarılmış olur. Erken yaşlarda fark edilip uygun şekilde yönlendirildiklerinde gelişimleri düzenlenebilir.” dedi.

    “Uygun olmayan ortamlar potansiyellerinin açığa çıkmasını engeller”

    Yetenek, çocukta genetik olarak oluşsa da çevre aracılığıyla gelişip potansiyelinin ortaya çıktığını da dile getiren Elif Konar Özkan, “Çocuğun ailesi ve aile çevresi, arkadaş grupları ve toplumsal deneyimler, çocuğun yeteneklerinin ortaya çıkmasında, gelişmesinde ve pekişmesinde önemlidir. Farklı ve ayrıcalıklı özelliklerle donanımlı bir şekilde dünyaya gelen özel yetenekli çocuklar, her yaşlarında gelişimlerine uygun ortam bulmuşlarsa potansiyellerini gösterirler, uygun olmayan ortamlar potansiyellerinin açığa çıkmasını engeller, onları ketler. Özel yetenekli oluşun bireysel bir özellik olduğu unutulmamalı; her şeyden önce onların bir çocuk oldukları hatırlanmalı.” diye konuştu.

    Özel yetenekli çocuklara eğitim nasıl olmalı?

    Konar, özel yetenekli çocuklar için özel olarak düzenlenmiş ortamlarda ve özel yetiştirilmiş öğretmenlerle, özel geliştirilmiş programlarla akranlarından ayrı eğitim uygulanabildiğini söyledi. Ayrıca yaşıtlarından ayırmadan, aynı eğitim ortamlarında destek hizmetlerinin ve programlarının sunulduğu birlikte eğitimin de sağlanabildiğini anlatan Elif Konar Özkan, “Ayrı eğitim modelinde, programdaki çocukların hepsinin özel yetenekli olmaları, öğrencilerin birbirlerini üst düzeyde desteklemeleri ve yarışmaları söz konusudur. Böylece tek başına olma duygusu azalır. Bunun sakıncaları da yok değil tabii… Özel yetenekli çocukların diğer çocuklarla etkileşimde bulunmaları önlenmiş olur ayrı eğitim modelinde ve bu yüzden toplumla bütünleşmeleri güçleşir, liderlik özelliklerinin gelişimi engellenir ve bencil olmalarına neden olabilir.” dedi.

    “Birlikte eğitim modeli çocukların daha uyumlu ve esnek yetişebilmelerine fırsat verir”

    Birlikte eğitim modelinde ise özel yetenekli çocukların kendi akranları arasında ve normal sınıflarda çeşitlendirilmiş ve zenginleştiril eğitim alabildiklerini de kaydeden Elif Konar Özkan, “Böylece çocukları, akranlarından ayırmadan, sosyal duygusal gelişimlerini destekler. Özel yetenekli çocukların, ileri oldukları alanlarda kendi hız ve yeterliliklerine göre gelişimleri sağlanırken akranlarıyla diğer alanlarda birlikte olmaları, etkileşimde bulunmaları, beraber öğrenme ve üretmelerine imkân sağlar. Bu yöntem, çocukların daha uyumlu ve esnek yetişebilmelerine fırsat verir.” dedi.

    Ülkemizdeki eğitim ortamlarında rehber öğretmenler, kaynak oda sistemi, Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri, özel yetenekli çocuklara destek vermek için planlanmış ek uygulamalar arasında yer aldığını da dile getiren Çocuk Gelişimi Uzmanı Elif Konar Özkan, “Bunlarla birlikte ilgilendikleri alanlarda mentorlük desteği de ihmal edilmemelidir. Bunların dışında psikososyal açıdan ihtiyaç duyulduğunda uzman desteği için yönlendirme yapılmalıdır.” şeklinde uyarıda bulundu. 

    Ailenin okul ile iş birliği içinde olması önemli

    Ailenin okul ile iş birliği içinde olması önemine de vurgu yapan Elif Konar Özkan, “Çocuğu tanımaya yönelik dikkatli gözlemler yapabiliyor olması, okul içi okul dışı uyumsuzluklar varsa fark etmesi, çocuğun doyumu için gerekli ders içi ve ders dışı takviyeler için destek almaya açık olması gerekmektedir. Erken çocukluk dönemindeki doğal meraklarını, keşif yönlerini, icat çıkarışlarını ket vurmadan geliştirmeye ve pekiştirmeye açık tutum sergileyebilmeleri çocuğun potansiyelini rahatlıkla açığa çıkarabilmesini sağlayacaktır. Ebeveynlerin özel yetenekli çocukların potansiyelini geliştirme ve onları anı yaşamaları, geleceğe hazırlıklı olmaları konusundaki sorumluluklarını yerine getirirken çocukların bu özelliklerine ket vurmamaları en önemli ayrıntıdır.” dedi.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı