Kategori: Sağlık

  • İçimizdeki Sinsi ve Ölümcül Tehlikeye Dikkat!haberi

    İçimizdeki Sinsi ve Ölümcül Tehlikeye Dikkat!haberi

    Vücudumuzdaki damar yapısını bir ağaca benzetirsek; bu ağacın ana gövdesini oluşturuyor aort damarı. Bir yandan vücudumuza temiz kanı taşıyarak hayat veriyor ama bir yandan da sinsi ve ölümcül bir tehlikeyi içinde gizliyor! Hastalığın adı, aort anevrizması! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, özellikle 59-59 yaşları arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen hastalığın genellikle hiçbir şikayete yol açmadan tesadüfen fark edildiğini belirterek “Damarda yırtılma oluşmadan önce ameliyat edilen hastalarda hayati risk yüzde 1-3 olurken, yırtılma sonrası yapılan ameliyatlarda ise yüzde 90’ın üzerine çıkıyor. Bu ani ölüm riskini almak yerine modern görüntüleme yöntemleriyle erken tanı konulup tedaviye başlanması mümkün” diyor. Prof. Dr. Rıza Türköz bu sinsi ve ölümcül hastalığı ve korunmanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

    Aort damarı, kalbin sol karıncığından çıkan ve tüm damarların köken aldığı vücudumuzun en büyük damarının adı. Bu damarın genişlemesine ‘Aort Anevrizması’ deniliyor. Özellikle 59-69 yaş arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen ve çoğunlukla damar aniden yırtılıncaya kadar belirti vermeyen bu hastalığı “Beklenmedik, sinsi ve ölümcül bir hastalık” olarak tanımlayan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz “Erişkin bir insanda göğüs duvarının içindeki aort damarı çapı yaklaşık 3 cm’dir. Bu çap kişinin boy, kilo ve yaşına bağlı olarak 3.5-4.4 cm’ye kadar normal kabul edilir. Ancak sıklıkla aort damarı çok genişlemiş olsa bile (5 cm ve üzeri) hiçbir bulgu ve yakınmaya yol açmayabilir ki anevrizmanın büyümesi ile yırtılma riski orantılıdır!” diyor.

    Erken teşhis ve tedavi hayat kurtarıyor!

    Sinsice ilerlediği ve aniden yırtılana dek hiçbir belirti vermeyebildiği için aort anevrizması genellikle başka bir sebeple yapılan tetkikler sırasında tesadüfen saptanabiliyor. Bu tesadüfi teşhisin tam anlamıyla hayat kurtarıcı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Türköz “Çünkü genellikle 5 cm çapında bir genişleme aortun aniden yırtılmasına ve ölüm riskinin artmasına neden olur! Bu nedenle düzenli muayene ve tetkiklerle hastalığın erken teşhis edilip tedaviye başlanması hayati öneme sahiptir. Hiçbir yakınması ve hastalık bulguları olmayan kişilerde  rutin tetkikler sırasında ekokardiografide kalpten çıkan aortanın normalden büyük olarak görülmesi ile ön tanı konulabilir. Yine akciğer grafilerinde aortun genişlemesi saptanabilir. En kesin ve doğru tanı bilgisayarlı tomografi ile konulur. Eğer aort damarında genişleme tespit edilirse, belirli aralıklarla radyolojik incelemeler tekrarlanarak hasta takip edilir. Genellikle bilgisayarlı tomografi ile takip edilir. Çap kritik düzeye ulaşıyorsa veya çapta yıllık hızlı büyüme varsa bu önemlidir. Günümüzde çıkan aort çap kritik düzeye geldiği zaman elektif dediğimiz uygun şartlarda ameliyat edilen hastalarda ameliyat riski yüzde 1-3 arasındadır. Aort damarının yırtılması sonrası ameliyat edilen hastalarda ise hayati risk yüzde 90’ın üzerine çıkmaktadır! diye konuşuyor. 

    Sigara içenler ve hipertansiyon hastaları dikkat!

    Aort damarının ileri genişlemesine (anevrizmanın büyümesi) tansiyon yüksekliği eşlik ediyorsa hastalığın hipertansiyona bağlı bulgularla ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Türköz, bazen de damarın genişlemesi sonucu çevre dokulara bası oluşturup ağrı şikayetleri ile kendini gösterebildiğini söylüyor. Sigara içilmesi ve hipertansiyonu olup tedavi görülmemesinin  anevrizmanın hızlı büyümesine ve yırtılma riskinin artmasına neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Türköz erken teşhis ve tedavi sayesinde aortun tehlikeli çapa ulaşmadan uygun şartlarda ameliyat edilmesinin, aort anevrizmalarına bağlı ani ve beklenmedik ölümleri önleyebildiğini vurguluyor. Önde gelen bilim insanlarından Albert Einstein’in 1955 yılında anevrizmaya bağlı aort yırtılması nedeniyle hayatını kaybettiğini söyleyen Prof. Dr. Türköz ailesinde aort anevrizması öyküsü veya akrabalarında açıklanamayan ani ölüm olanların da yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyor. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ramazan'da sindirim problemi yaşamamak için 8 önerihaberi

    Ramazan'da sindirim problemi yaşamamak için 8 önerihaberi

    Ramazan ayında sahuru atlamak veya iftarda çok hızlı ve yağlı yiyecekler tüketmek sindirim sorunlarına yol açabiliyor. Yağlı ve hızlı yemek yemekle birlikte yüksek kalorinin boş mideye bir anda alınmasının hazımsızlık, şişkinlik gibi sindirim problemlerinin yaşanmasına neden olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, Ramazan ayında sindirim problemi yaşamamak için 8 öneride bulundu: 

    1. İftarınızı açarken 2 bardak oda ısısında su ile 4-5 zeytin veya 1-2 hurma tüketin. Bu sayede kan şekeriniz yavaş yavaş yükselmeye ve vücudun sıvı dengesi sağlanmaya başlar.
    2. Sindirim için en önemli kural iftarınızı ikiye bölün. Önce başlangıç sonra ana yemek tüketin. 
    3. Başlangıç menüsünde sindirimi kolay besinler olmalı. Örneğin 1 kâse çorba, 4-5 yemek kaşığı zeytinyağlı sebze yemeği ile 1 dilim tam buğday ekmeği tüketilebilir.
    4. Başlangıç menüsü ile ana yemek arasında 15 dakika dinlenilmeli ve bu sayede başlangıç menüsünde tüketilen besinlerin sindirimine zaman tanınmalı. 
    5. Ana yemekte ise mutlaka et, tavuk, balık, kurubaklagiller gibi protein içeriği yüksek besinler tüketilmeli. Bu sayede vücudun protein ihtiyacı karşılanmalı.
    6. Ramazan ayı birlik ve beraberlik ayıdır. İftar ve sahur yapılırken sohbet ederek yemekler yavaş tüketilmeli ve iftar sofrasında uzun kalmaya özen gösterilmeli.
    7. İftar 1-2 saat sonrasında vücudun kan şekerini dengeleyerek tatlı ihtiyacını kesen, vitamin deposu meyve tüketimi mutlaka olmalı. Meyve ile kefir tüketerek sindirim sisteminize katkı sağlayabilirsiniz.
    8. Sindirim problemi yaşamamak için siyah çay yerine 1 fincan rezene, nane, zencefil çayı tüketilebilir. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Böbrek hastalığı, sağlıklı yaşamla önlenebilir, erken teşhis ve tedavi ile yavaşlatılabilirhaberi

    Böbrek hastalığı, sağlıklı yaşamla önlenebilir, erken teşhis ve tedavi ile yavaşlatılabilirhaberi

    Abdi İbrahim Otsuka (AİO) Medikal Direktörlüğü; Dünya Böbrek Günü vesilesiyle kritik bilgileri ve hastalarda yaşam kalitesini arttıracak ipuçlarını derledi. Kronik böbrek hastalığı oranı %16’ya yakındır. Böbrek hastalığında erken teşhis büyük önem taşır ancak düşük farkındalık oranı ve hastalığın sinsi şekilde ilerlemesine bağlı olarak son dönem böbrek yetmezliği gelişmekte ve yaşam kalitesi bozulmaktadır.

    Uluslararası Nefroloji Derneği (ISN) ve Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu – Dünya Böbrek İttifakı’nın (IFKF-WKA) ortak girişimi olan ve her yıl mart ayının ikinci perşembe günü idrak edilen Dünya Böbrek Günü’nün (WKD) temel amacı, böbreklerimizin önemi konusunda farkındalık yaratmaktır. Abdi İbrahim Otsuka (AİO) Medikal Direktörlüğü de bu çerçevede hassas ve önemli bilgileri derledi. 

    Türkiye’de kronik böbrek hastalığı oranı %16

    Böbrekler, bizi sağlıklı tutmak için birçok temel görevi yerine getiren karmaşık ve muhteşem organlardır. Kronik böbrek hastalığı dünyada ve Türkiye’de önemli bir halk sağlığı sorunudur. Nitekim Türk Nefroloji Derneği tarafından yapılan bir tarama çalışmasına göre ülkemizde kronik böbrek hastalığı oranı %16’ya yakındır. 

    Böbrek hastalığı erken saptanırsa önlenebilir veya ilerlemesi geciktirilebilir. Ancak çoğu zaman hastalığın sinsi seyretmesi ve farkındalığının düşük olması nedeniyle erken dönemde tespit edilmesi zordur. Bireylerin hastalığın farkında olmaması nedeniyle son dönem böbrek yetmezliği gelişmekte ve yaşam kalitesi bozulmaktadır. 

    Erken tanı ve tedavi ile ilerlemesi yavaşlatılabilir

    Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan çalışmalar, hastalığın farkındalığının yüzde 10’un altında olduğunu göstermiştir. Düşük farkındalık nedeniyle hastalık son dönem böbrek yetmezliği evresine ilerlemekte, kötü yaşam kalitesi ile hastanın sağlığını tehdit etmekte, engellilik ve ölüm oranlarının artmasına neden olmaktadır.

    Böbrek yetersizliği nedeniyle diyaliz tedavisine ihtiyaç duyan veya böbrek nakli yapılmış olan hastaların %5-10’unda böbrek yetersizliğinin nedeni polikistik böbrek hastalığıdır. Polikistik böbrek hastalığı, kronik, ilerleyici ve kalıtsal bir hastalıktır ve anne veya babadan birinde bu hastalık varsa, çocuğa geçiş riski %50’dir. Böbrekler ve özellikle karaciğer olmak üzere diğer organlarda kist denilen sıvı dolu keselerin çoğalıp büyüdüğü karmaşık bir hastalıktır. Hastalığın erken tanı ve tedavi ile ilerlemesinin yavaşlatması mümkündür. Hastaların çoğunda ortalama 60 yaşından önce böbrek nakli veya diyaliz gereksinimi doğar.

    Polikistik böbrek hastalığında kistlerin büyümesini geciktiren çeşitli ilaçlar ile ilgili çalışmalar sürmektedir. Günümüzde kistlerin büyüme hızını yaklaşık %50 oranında azalttığı ve böbrek yetersizliğinin ilerlemesini belirgin olarak yavaşlattığı ispatlanan bir ilaç Türkiye dahil Japonya, Kanada, Amerika ve Avrupa Birliğine bağlı ülkelerde onaylanmış ve kullanıma girmiştir. 

    Olası belirtileri neler? 

    Yüksek tansiyon, bel ve/veya sırt ağrısı, sık idrar yolu enfeksiyonu, kanlı idrar, sık taş düşürme gibi şikâyetleri olan ya da birinci derece akrabalarında ve ailesinde polikistik böbrek hastalığı bulunan kişilerin, bir nefroloji uzmanına başvurmaları, erken teşhis ve tedavi açısından büyük önem taşıyor.

    Polikistik böbrek hastaları için basit ama etkili öneriler

    Bu hastalarda sağlıklı bir yaşam tarzı böbrek fonksiyonunu korumaya yardımcı olur, kan basıncını düşürür, inme gibi kalp ve damar problemleri (kardiyovasküler hastalık) riskinizi azaltır.

    Sağlıklı bir diyet ve yaşam tarzı için şu basit kurallara uymak büyük önem taşımaktadır:

    – Kilonuzu kontrol edin

    – Susuz kalmamak için yeterli sıvı tüketin

    – Tuzu düşük sağlıklı bir diyet uygulayın

    – Düzenli egzersiz yapın

    – Sigarayı bırakın

    – Kahve tüketimini azaltın

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Kapasitesinin altından okuyanın da işte dikiş tutturamayanın da derdi aynı! Tedavi görmeyen DEHB'li bireyler evliliklerinde de sorun yaşıyor!haberi

    Kapasitesinin altından okuyanın da işte dikiş tutturamayanın da derdi aynı! Tedavi görmeyen DEHB'li bireyler evliliklerinde de sorun yaşıyor!haberi

    DEHB’nin tanı kriterlerine bakıldığında dürtüsellik, dikkatsizlik ve aşırı hareketlilik olduğunun görüldüğünü kaydeden uzmanlar, bu belirtilerin her yaşta farklı sorunlara yol açabildiğini söylüyor. Dikkat ve odaklanmada sorun yaşayan bir çocuğun kapasitesinin altında bir okulda okumasından, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik nedeni ile bir işte bir türlü dikiş tutturamayan yetişkinlere kadar pek çok sıkıntının yaşandığını dile getiren Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Tedavi görmeyen DEHB’li bireylerin kişiler arası ilişkileri de sabırsızlık, dürtüsellik ya da dikkatsizlik nedeni ile pek sağlıklı değildir.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (DEHB) yaşam konforunu ve ilişkileri nasıl etkilediğini değerlendirdi.

    “Erişkin dönem tanısı ve tedavisi ihmal edilen bir bozukluk”

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (DEHB) çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluğu olmasının yanı sıra psikiyatride ve hatta tıpta en fazla araştırılmış olan bozukluklardan olduğunu ifade eden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Her ne kadar DEHB çok sık görülen bir bozukluk olsa da özellikle erişkin dönem tanısı ve tedavisi bir o kadar da ihmal edilen bir bozukluktur. Tedavi edilmeyen olgularda son derece ciddi sosyal, psikolojik, psikiyatrik, legal ve akademik sorunlara yol açmaktadır.” dedi. 

    “Semptomlarının bazılarının 12 yaşından önce başlamış olması şartı var”

    DEHB tanısının genelde okul çağındaki çocuklara çocuk ve ergen psikiyatri uzmanları tarafından ebeveynlerden ve öğretmenlerden alınan bilgiyle çocuğun okuldaki ve evdeki performansının ve davranışlarının değerlendirilmesi sonucu konduğunu anlatan Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Semptomların başlangıcı erken yaşlardadır ve tanı konabilmesi için semptomlarının bazılarının 12 yaşından önce başlamış olması şartı aranır.” diye konuştu.

    “DEHB tedavisi uzun soluklu bir süreç, aileler sabırlı olmalı”

    Çocuğuna DEHB teşhisi konan ebeveynler için tavsiyeler veren Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Bu teşhis ne kadar erken fark edilir ve ne kadar erken müdahale edilirse, çocuk gelişimi o kadar sağlıklı olur. Bazı durumlarda davranışçı müdahalelere ek olarak ilaç tedavisi gerekebilir. Bu konuda tedavi ekibi ile olabildiğince iş birliği içinde olmaları önerilir. DEHB tedavisi uzun soluklu bir süreç olduğu için sabırlı olmalı, maddi ve sosyal kaynakları buna göre kullanmalılar. Tek seferde tamamen tedavi edecek mucize bir yöntem yoktur. Doğru kaynaklardan doğru tedavi yaklaşımlarına başvurmaları önerilir. Tedavinin başarısı hastanın, ailenin ve tedavi ekibinin iş birliğine bağlıdır. İş birliğine önem vermeleri önerilir.” diye anlattı. 

    “Genetik faktörler temel bir rol alıyor”

    Doç. Dr. Serdar Nurmedov, DEHB’nin oluşumunda genetik faktörlerin temel bir rol aldığını da vurguladı.

    “Belirtiler her yaşta farklı sorunlara yol açabiliyor”

    DEHB’nin bireyin yaşam konforunu olumsuz yönde etkilediğini kaydeden Doç. Dr. Serdar Nurmedov, şöyle devam etti:

    “DEHB’nin tanı kriterlerine bakıldığında dürtüsellik, dikkatsizlik ve aşırı hareketlilik olduğunu görürüz. Bu belirtiler her yaşta farklı sorunlara yol açabiliyor. Dikkat ve odaklanmada sorun yaşayan bir çocuğun akademik performansının olumsuz yönde etkilenmesi sonucu kendi kapasitesinin altında bir okulda okumasından, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik nedeni ile bir işte bir türlü dikiş tutturamayan, durmadan iş değiştiren yetişkinlere kadar çeşitli örnekler verilebilir.

    Kişiler arası ilişkileri de sabırsızlık, dürtüsellik ya da dikkatsizlik nedeni ile pek sağlıklı değildir tedavi görmeyen DEHB’li bireylerin. Tanışmak kolay, ilişkileri devam ettirmek zordur mesela. Rutin ilişkilerden çabuk sıkılabildikleri için evliliklerinde ya da yakın ilişkilerinde kimi zaman sorun yaşarlar.” 

    Tedavi yöntemleri neler

    Doç. Dr. Serdar Nurmedov, DEHB tedavisinin ilaç, davranışçı yaklaşımlar, terapiler, diyet düzenlemeleri, Nörofeedback gibi alternatif tedavi yöntemleri olduğunu söyledi.

    Sosyal medyada yanıltıcı bilgiler dolaşıyor

    Sosyal medyada yanıltıcı bilgiler içeren videolara da işaret eden Doç. Dr. Serdar Nurmedov,  bireylere şu uyarılarda bulundu: 

    “Bu tür içerikler yanıltıcı ve hatalı bilgiler içeriyor. Örneğin; ‘Çay bardağınızı masada bırakıyorsanız DEHB’iniz olabilir’ gibi ifadeler gerçekçi değildir. Çay bardağını bir yerde unutmak, genellikle unutkanlık veya dalgınlığın bir belirtisi olabilir. Ancak, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) gibi ciddi bir durumu tek bir belirtiyle ilişkilendirmek doğru değildir.

    “Dalgınlık veya unutkanlık, psikiyatrik bozukluklarda sıkça görülen genel bir problemdir”

    Dalgınlık veya unutkanlık, psikiyatrik bozukluklarda sıkça görülen genel bir problemdir. Bu durum, depresyon, kaygı bozukluğu, psikotik bozukluk, duygu durum bozukluğu ve panik bozukluk gibi çeşitli durumlarla ilişkilendirilebilir. Dolayısıyla, sadece dalgınlık üzerinden bir teşhis koymak bilimsel ve etik açıdan yanlış bir yaklaşımdır.

    Bu tür videolardaki ifadeler, gerçeklikten uzak ve genelleme eğilimindedir. Bir şeyin doğru olduğunu iddia etmeden önce bilimsel kanıtlara dayanmalı ve uzman görüşlerini dikkate almalıyız. Ayrıca, bu tür içeriklerin benzeri, hava durumu tahminine benzeyen yanlış bir öngörüye benzetilebilir. Hava bulutlu diye kesinlikle kar yağacak denilmesi gibi, bu tür iddialar da gerçeklere dayanmamaktadır.”

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Birkaç öğün yetebilecek şekilde iftar sofraları ibadetin ruhuna uygun değil!haberi

    Birkaç öğün yetebilecek şekilde iftar sofraları ibadetin ruhuna uygun değil!haberi

    Oruç ibadeti sırasında gün boyu insanın Allah’a ibadet halinde olduğu için onunla ruhi bağlarını güçlendirmiş olduğunu dile getiren uzmanlar, aç kalmak suretiyle muhtaçların, fakirlerin durumunu öğrenme, hissetme ve o duyguyu yaşama durumunun da olduğunu söylüyor.

    “İnsan için oruç ibadeti bir sabır eğitimidir” diyen tasavvuf araştırmacısı Prof. Dr. Reşat Öngören, “İnsanın iftarda da yine fakirlerin, muhtaçların durumunu hissetmesi adına en azından çok şatafatlı olmayan, karnını doyurabilecek kadar bir menü ile iftar açması ibadetin ruhuna uygundur.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Reşat Öngören, ramazan ayının halet-i ruhiyesine uygun ramazan sofrası nasıl olmalı konusunu değerlendirdi.

    “Oruç ibadetinin iki boyutu var”

    Prof. Dr. Reşat Öngören, ramazan ayında tutulan oruç ibadetinin iki boyutu var olduğunu dile getirerek, “Biri, kulun Allah ile ilişkisi boyutu, buna dikey boyut diyebiliriz. Diğeri de kulun sosyal çevreyle olan ilişkisi, buna da yatay boyut diyebiliriz. Dikey boyut açısından meseleye baktığımızda gün boyu insan Allah’a ibadet halinde olduğu için onunla ruhi bağlarını güçlendirmiş oluyor. Aynı zamanda oruç ibadetinin bir de yatay boyutu var, sosyal ilişkiler açısından insana kazandırdıkları var. İnsan için oruç ibadeti bir sabır eğitimidir ve bundan da önemlisi aç kalmak suretiyle muhtaçların fakirlerin durumunu öğrenme, hissetme o duyguyu yaşama durumudur.” dedi.

    “Şatafatlı sofralar, gün boyu hissedilen duygu ile çelişik durum ortaya koyar”

    İnsan oruç tutarken muhtaçlarla empati yapma imkanını elde ettiğini ifade eden Prof. Dr. Reşat Öngören, “O zaman gün boyu aç kalan bir insan fakirlerin nasıl çile ve zorluk çektiklerini hissetmiş olur. Bu duygularla iftar sofrasına geldiğinde eğer iftar sofrası ultra zengin kişilerin kurduğu şatafatlı sofralar şeklinde olursa, o zaman gün boyu hissettiği o duygu ile çelişik bir durum ortaya çıkar. İnsanın iftarda da yine fakirlerin, muhtaçların durumunu hissetmesi adına en azından çok şatafatlı olmayan, karnını doyurabilecek kadar bir menü ile iftar açması ibadetin ruhuna da uygundur.” diye anlattı.

    “Fakirlere destek olma duygusu oruç ibadeti vesilesiyle kazanılıyor”

    Oruç tutmayı sadece bir öğün atlamaktan ibaret kılmamak gerektiğini, mademki fakirlerle empati yapma durumu var, sabır duygusunu geliştirme durumu söz konusu, o zaman iftarlarda da bunu devam ettirmek gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Reşat Öngören, “Bu durumda insan fakirlere yardım etme duygusunu da geliştireceği için ramazandan sonra da ramazan içerisinde de fakirlere destek olma duygusunu oruç ibadeti vesilesiyle kazanılıyor.” dedi.

    “Birkaç öğün yetebilecek şekilde iftar sofrası hazırlanması uygun değil”

    Prof. Dr. Reşat Öngören, oruç insana muhtaçları hatırlatan bir ibadet olduğu için iftarda da bunu hissetmesi adına bir muhtacın, bir fakirin nasıl sofra kurabileceği düşünülerek menü hazırlamasının oruç ibadetinin ruhuna uygun olduğunu da ifade ederek, “Dolayısıyla gün boyu aç kalan bir kimsenin adeta kendini ödüllendirircesine birkaç öğün yetebilecek şekilde iftar sofrası hazırlaması çok uygun olmaz.” dedi.

    “Gazze’de kardeşlerimizin açlıktan öldüğünü seyrederken mükellef sofralarla iftarlarımızı açmaya devam edemeyiz”

    “Günümüzde Gazze de yaşanan olaylar dolayısıyla, gözümüzün önünde kardeşlerimizin açlıktan öldüğünü seyrederken eğer iftar sofralarında, mükellef sofralarla iftarlarımızı açmaya devam edersek, o zaman bu ibadetin sosyal boyutunun bize hiçbir tesiri olmadığını ortaya koymuş oluruz.” diyen Prof. Dr. Reşat Öngören, şöyle devam etti:

    “Eğer onların yaşadığı bu durumu hissediyorsak, gerçek oruç tutan kişilerin iftar sofralarında belki de boğazlarından lokmaların geçmemesi, boğazlarında düğümlenmesi beklenir. O zaman oruç ibadetinin sosyal boyutuyla insana tesir ettiğini biz hissetmiş oluruz ve ramazan boyu içerisinde de bu empati duygusunu yerleştirmiş oluruz.

    “Gazze’deki kardeşlerimizi hatırlayarak zekatlarımızı, fitrelerimizi, yardımlarımızı nasıl ulaştırabileceğimizin planlarını yapmalıyız”

    Şimdi işin başka bir boyutu bu duyguyu yaşadıktan sonra insan kendisinde bunu hissettikten sonra o muhtaçlara nasıl yardım edebileceğini, o yoksullara nasıl destek olabileceğinin yollarını aramak durumundadır. Özellikle yine Gazze’deki kardeşlerimizi hatırlayarak zekatlarımızı, fitrelerimizi bunların yanı sıra Kur’an-ı Kerim de ‘Mali Cihat’ emri de vardır, ekstra yardımlarımızı nasıl ulaştırabileceğimizin hem hesaplarını planlarını yapmalıyız hem de bunu gerçekleştirmek için programlar yapmalıyız.”

    “Zekât senenin herhangi bir zamanında verilebileceği halde özellikle ramazan da verilmesi tavsiye ediliyor”

    Prof. Dr. Reşat Öngören, ramazan ayında fakirlerle empatiye vurgu yaparak, “Başta Gazze’deki o çocuklar olmak üzere, muhtaçlar olmak üzere bütün fukarayı, muhtaçları bu oruç vesilesiyle, ramazan ayı vesilesiyle hatırlamalıyız. Dinimizde fitre ve zekât olayı var. Fitreler ramazanda verilir. Ama zekât senenin herhangi bir zamanında verilebileceği halde özellikle ramazan da verilmesi tavsiye edilmiştir. Sevabının daha yüksek olacağı belirtilir.” dedi. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Gaziemir'de tiroid ve depresyon konusu işlendihaberi

    Gaziemir'de tiroid ve depresyon konusu işlendihaberi

    Gaziemir Belediyesi ile Sağlıklı Yaşıyoruz platformu iş birliğinde düzenlenen “Sağlıklı Yaş Alma” buluşmalarının beşincisinde, doktorlar tiroid ve depresyon hastalıklarını ve tedavi yöntemlerini anlattı.

    Gaziemir Belediyesi ile Sağlıklı Yaşıyoruz platformunun iş birliğinde düzenlenen “Sağlıklı Yaş Alma” temalı toplantıların beşincisi Tiroid Sağlığı ve Depresyon konusunda yapıldı. Atatürk Kültür Merkezi’nde, Sağlıklı Yaşıyoruz kurucuları Nurçin Çağlar ve A. Okan Çağlar’ın moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte, tiroid problemleri ve depresyonun kök sebeplerinin yanı sıra diğer kronik hastalıklarla ilişkisi, bu hastalıklardan korunma ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler paylaşıldı. Etkinliğin ilk bölümünde, sunumlar yapan doktorlar, ikinci bölümde ise dinleyicilerden gelen soruları cevapladı. Toplantının açılış konuşmasını yapan Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda, “Yaşam tarzımızın birçok hastalığın nedeni olduğunu Sağlıklı Yaş Alma temalı bu toplantılarımızda öğrenmiş olduk. Nurçin ve Okan Çağlar başta olmak üzere tüm doktorlarımıza teşekkür ediyorum” dedi.
    Nurçin Çağlar ve A. Okan Çağlar’ın moderatörlüğünde yapılan toplantı, Okan Çağlar’ın beslenme alışkanlıklarını ve yaşam tarzını değiştirdikten sonra tiroid nodüllerinden nasıl kurtulduğunu, bu süreçte yaşadığı deneyimleri anlatmasıyla başladı. Tiroid nodüllerinin hikayesini anlatan Okan Çağlar, “Yaşam tarzımı değiştirdim ve tiroidlerimi aldırmaktan kurtuldum” dedi.

    “Tiroid bezi vücut hızını belirler”
    “Tiroid İşlevleri ve Sağlığı” başlığında sunum yapan Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın, “Tiroid bezi motorun hızını belirleyen hormonları üretiyor. Tiroid hızlanırsa motorun devri, yani vücutta her şey hızlanıyor. Tiroid bezi yavaşlarsa, vücutta her şey yavaşlar. Tiroid bezi çevreye karşı nöbetçidir. Çevrede bir şeyler değiştiğinde ilk etkilenen organ tiroid bezidir. Yeme içmeniz değiştiğinde, egzersiz süreniz, stres durumunuzda ilk tiroid bezi etkilenir. Tiroid bezi çalışmadığında yorgunluk, kilo alma, üşüme, kuru saç ve cilt, saç dökülmesi, adet düzensizlikleri, ödem, kas ağrıları veya eklem ağrısı, kabızlık/hareketsizlik, depresyon gibi olumsuzluklar ortaya çıkıyor” diye konuştu.

    Tiroid bezinin düzgün çalışması için yapılması gerekenler ve tedavi süreci hakkında bilgi veren Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın, şunları söyledi: “Protein, demir, iyot, çinko, selenyum, a, b2, b3, c ve d vitaminleri altın çilek, çinko, selenyum, egzersiz yapmak tiroid bezinin düzgün çalışmasını sağlıyor. Stres, gluten, enfeksiyonlar, ağır metallar, otoimmün hastalıklar, travma, düşük kalorili diyet, inflamasyon, toksinler, enfeksiyonlar tiroid bezinin çalışmasını olumsuz etkiliyor. Tedavi için bağırsak bariyerini sağlamlaştırmak, detoks, metabolik dengeyi sağlamak, metilasyonu düzenlemek, besin açıklarını tamamlamak gerekiyor. Yaşam şeklinin 5 basamağı olan uyku, egzersiz, beslenme, stres, ilişkiler konusuna da odaklanmamız gerekiyor.”

    Tiroid ve göz sağlığı
    Tiroid hastalığının göze etkilerini ve tedavi yöntemlerini anlatan Op. Dr. Sultan Kaya Ünsal, “Tiroid Hastalıklarının Göze Etkisi” başlıklı sunumunda şu bilgileri paylaştı:

    “Orbita çevresindeki bağ dokularını, yağ desteklerini, ekstraokuler kasları ve lakrimal bezi, göz yüzeyini etkileyen otoimmun hastalığa tiroid göz hastalığı deniliyor. Çift görme, şaşılık, kapak retraksiyonu, kuru göz, yanma, batma, üst ve alt kapaklarda şişlik, göz orbitadan dışarı doğru çıkar, gözde aşırı sulanma, parlak ışıklara duyarlılığın artması, gözlerde kızarıklık, kuruluk, konjonktivada şişlik, korneada yara, göz hareketlerinde göz arkasında ağrı, görme azlığı ve körlük, optik nöropati bu hastalığın belirtileridir. Bu hastalığın tedavisi için sigara bırakılmalıdır. Tiroid disfonksiyonu düzeltilmelidir. Aktif dönemde kısa süreli steroid tedavileri verilebilir. Aktif dönemde immunsüpresanlar verilebilir. Görmeyi tehdit eden durumlarda düşük doz radyoterapi, optik sinir sıkışması varsa ilaçlarla yanıt alınamıyorsa acil orbita dekompresyon cerrahisi yapılabilir. İnaktif dönemde komplikasyonlar için şaşılık, kapak ve orbita cerrahisi yapılabilir. Gözde oluşan yanma, batma ve sulanma için suni gözyaşı verilir.”

    “Mutluluk sizi bulur”
    “Depresyon: Mutsuzluk mu Mutlusuzluk mu” başlığında sunum yapan Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu, insanların mutluluğa bakış açılarındaki yanlışları ele aldı. İnsanoğlunun mutluluk arayış sürecini ele alan Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu,“Depresyon, mutsuzlukla birlikte bir kayıp yaşadığımızda ortaya çıkan bir hastalık. Sabah uyandınız, ayağa kalkmak için nedeniniz ve enerjiniz yoksa, zihninizdeki bir gündem ‘hemen güne başlayayım’ demiyorsa depresyonun içindesiniz demektir. Depresyonun davranışsal, duygusal ve bilişsel faktörleri var. Enerjiyle uyanıp güne başlarsanız mükemmel sonuçlar alırsınız. Kapitalist çağda, reklamlar üzerinden zihnimize arzu nesneleri gönderiliyor. Elde edememekten kaynaklanan bu duyguya mutlusuzluk diyoruz. Kalıcı bir mutluluk yok. Mutluluk, peşinden koşulmaması gereken bir duygu. Mutluluk, paradoksal olarak kovaladıkça sizden kaçar. Anlamlı ve değerli bir hedef uğrunda hareket ederseniz mutluluk gelip sizi bulur” dedi.  

    Çocuklara dikkat!
    Mutlu çocuklar yetiştirilmesi için yapılması gerekenlere de değinen Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu, şu uyarılarda bulundu:
    “Biz tatmin olmakla mutluluk arasındaki farkı bilmiyoruz. Çocuklarımıza ‘özelsin, biriciksin, farklısın’ diye yetiştiriyoruz. Oysa hiçbirinin diğerinden farkı yok. Ama çocuklar bunu bilmiyor ve ağır bir yükün altına giriyor ve mükemmeliyetçilik oluşuyor. Bu yüzden çocuklar denemekten kaçınıyor ve yapmama davranışı gelişiyor, başarısızlık geliyor. Bunun sonucunda depresyon başlıyor. Sosyal destek, sorumluluk, minnettarlık, derinlik ve sabır iyi olma halinin temel unsurlarıdır. Bu unsurları hayatımızda bulundurursak depresyondan uzak oluruz. Çocuklarımızı da bu şekilde yetiştirirsek iş daha çok kolaylaşacak.”

    Depresyonu “Bireylerin kendini psikolojik olarak iyi hissetmediği, çok uzun süreler devam edebilen ve günlük hayatı etkileyen psikolojik bir rahatsızlık” diye tanımlayarak konuşmasına başlayan Psikolog Çiğdem Toksoy, aile bireylerinde görülecek depresyon ve başa çıkma yöntemleri hakkında bilgi verdi. Stresle başa çıkma yöntemlerini de anlatan Psikolog Çiğdem Toksoy, “Motivasyon eksikliği, değersizlik hissi, karamsarlık, mutsuzluk, suçluluk duygusu, ölüm ve intihar düşünceleri depresyonun belirtilerindendir. Hayat boyu risk erkekler için % 3-12, kadınlar için % 10-26’dır. Yani kadınlar iki kat daha fazla depresyona maruz kalıyor. Ailede depresyon belirtileri gösteren biri varsa onu görmezden gelerek sorunun bitmesini bekleriz ya da ‘ben de öyle hissetmiştim ama sonra geçti. Sakin ol. Şükredecek çok şeyin var. Fazla düşünmeyi bırak, takılma. Başka insanların daha büyük sorunları var. Sana nasıl yardım edebilirim? Böyle hissedebilirsin. Düzeltmenin bir yolunu bulacağız. Ne yapacağımı tam bilemesem de senin için buradayım. Gel bir yürüyüşe çıkalım. Anlamama yardım et. Seni seviyorum’ diyerek teselli vermeye çalışırız. Ailedeki bir sorun ya da sorunlu bireyin varlığı tüm sistemi etkiler. Aile içi etkileşimler sorunun ortaya çıkması veya devamının nedenidir. Yani sorun ailede ortaya çıktığı gibi ailede çözülür diyebiliriz” diye konuştu.

    Tiroid Sağlığı ve Depresyon konusunun işlendiği toplantı, yurttaşlardan gelen soruların doktorlar tarafından cevaplanmasıyla sona erdi. 
    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ramazan'da Kalp Hastalıklarına Özel 6 Soru, 6 Cevap!haberi

    Ramazan'da Kalp Hastalıklarına Özel 6 Soru, 6 Cevap!haberi

    Ramazan’da kalp hastalarının oruç tutmasıyla ilgili bir genelleme doğru değil zira her hastayı bireysel olarak değerlendirmek gerekiyor.

    Bu nedenle ‘Her Ramazan’da tutuyorum bana bir şey olmaz!’ diye düşünmemek ve hekime danışmak büyük önem taşıyor. Öte yandan, oruç tutan kalp hastalarının iftar ve sahurda beslenme tarzlarından ilaç kullanımında düzenlemelere dek birçok hususa da dikkat etmeleri gerekiyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Oruç tutmayı planlayan ama kalp ve damar hastalığı olan bir kişi mutlaka önce doktoruna muayene olmalıdır. Böylece hem hastalığının mevcut durumu ortaya konularak risk değerlendirmesi yapılır hem de kullanacakları ilaçlar Ramazan’a göre düzenlenir. Ancak ilaca rağmen kontrol altına alınamayan tansiyon hastaları, son 6 ay içinde kalp krizi geçirenler, ciddi kapak hastalığı ya da ciddi kalp yetersizliği olanlar ve kontrolsüz ritim bozukluğu bulunanların hayati riskin yüksek olması nedeniyle oruç tutmaları uygun değildir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel kan sulandırıcı kullanımından ritim bozukluğuna, tansiyondan kalp piline dek Ramazan’da kalp hastalarına özel en çok merak edilen soruları yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  

    SORU: Tansiyon hastalığı olanlar ve bu nedenle ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Tek bir ilaç ile kan basıncı kontrol altında olan kişiler, ilaç tedavisine devam etmek şartıyla oruç tutabilir ancak sahur ve iftarda tuz tüketimi ve uyku düzenine de özen göstermek gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Batgerel “Eğer 2 veya daha fazla tansiyon ilacı kullanılıyorsa ve sabah günün farklı saatlerinde ilaç kullanımı zorunlu ise bu hastaların ilaç saatlerinin kaydırılması veya ilaçların aynı saate alınması en sık yapılan yanlışlardandır. Bu durum ilaçların etkisinin artmasına veya ilaçların yan etkilerinin ortaya çıkmasına yol açar ki, bu da ciddi tansiyon düzensizliğinden böbrek fonksiyonlarının bozulmasına dek bir çok olumsuz sonuca neden olur. Bu nedenle bu grup hastalar; uzun saatler süren zamanlarda oruç tutmak yerine, oruçlarını kısa kış günlerinde tutmalıdır” diyor. 

    SORU: Kalp damarına stent takılan veya açık by-pass olanlar oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Eğer kişinin istirahat esnasında ya da çok az bir eforla bile göğüs ağrısı oluyorsa oruç tutmaları sakıncalı olabilir bu nedenle öncesinde mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.  Dr. Batgerel bu konuda şu noktaların altını çiziyor: “Özellikle son 6 ay içinde kalp krizi geçirip kalp damarlarına stent takılan veya açık kalp operasyonu geçiren kişilerde kan sulandırıcı ilaçlar hayati öneme sahiptir ve oruç tutarken ciddi sıvı kaybı açığı oluşur. Bu nedenle oruç tutmaları uygun değildir. Ancak bu durumlar dışındaki (eskiden stent takılmış veya eskiden by-pass geçirmiş) hastalar Kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirildikten sonra uygun bulunurlarsa ilaç tedavisine ara vermemek şartıyla oruçlarını tutabilirler.” 

    SORU: Ritim bozukluğu olan hastalar ve ritim düzenleyici ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Kalpteki ritim bozukluğunun giderilmesini sağlayan ablasyon tedavisi uygulanarak bu hastalıkları kalıcı şekilde tedavi edilmiş olan ve hafif selim seyirli ritim düzensizlikleri olan kişiler, sıvı-tuz dengesini gözeterek ve gerekli ilaç kullanımları varsa bunu aksatmayarak oruç tutabilir. Ancak genetik geçişli ritim bozukluğu olanlar ve çoklu ritim düzenleyici ilaç kullanma zorunluluğu olan hastalarda oruç tutmak ciddi risklere yol açabileceğinden uygun değildir. Dr. Batgerel, Ramazan’da uyku düzeninin değişmesi ve hastalar tarafından hekime danışılmadan ilaç saatlerinin değiştirilmesinin de bazı pıhtı oluşturan ritim bozukluklarını tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor. 

    SORU: Kalp pili takılmış kişiler oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Kalp pilinin takılma nedeni önemli olduğundan hastalar eğer oruç tutmayı düşünüyorlarsa öncelikle pil kontrollerini yaptırmalı, kandaki elektrolit değerlerine ve böbrek değerlerine baktırmalı, eğer doktoru oruç tutmasını uygun bulursa bu taktirde oruç tutmalıdır. Oruç tutarken uzun süre susuz kalınacağından sıvı açığı oluşabilir ve tuz- mineral dengesi bozulabilir. Bunun sonucunda da hayati tehdit oluşturan ritim bozuklukları tetiklenebilir” diyor.  

    SORU: Kan sulandırıcı kullanan ve pıhtı riski olan hastalar oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Doğumsal kalp hastalığı olanlar, pıhtı oluşturan ritim bozukluğu ya da mekanik kalp kapakçığı nedeniyle düzenli ve belli saatlerde kan sulandırıcı kullanması gerekenlerde sıvı açığı nedeniyle pıhtı riski yüksektir. Ayrıca ilacın etkisi de artabilir veya azalabilir. Bu nedenle bu hastaların ilaç saatlerini değiştirmeden aynı saatlerde ve aynı dozda devam etmeleri önemlidir. Eğer ilaç dozu veya saatinden önce ilaç almak söz konusu olursa felç veya kanama riski ortaya çıkar! Bu nedenle bu hastaların oruç tutmaları uygun değildir.  

    SORU: Kalp yetersizliği olanlar oruç tutabilir mi?

    CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “İleri evre kalp yetersizliği ve yüksek doz idrar söktürücü kullanan hastaların oruç tutması uygun değildir. Kalp yetersizliği nedeniyle yakın zamanda -özellikle son 6 ay içinde- hastaneye yatışı olduysa ve aktif kalp yetersizliği ile ilgili şikayetleri (nefes darlığı) varsa oruç tutmaları uygun değildir. Yine ileri derece kalp kapak darlığı ve kalp kapak yetmezliği olan hastaların da oruç tutması uygun değildir. Bunların dışındaki kapak sorunu olan hastalar, takibinde oldukları Kardiyoloji hekimine danışarak, hekimin değerlendirmesine göre oruç tutabilir” diyor. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Diyetisyen Tabak, “Engelli bireylere yönelik özel beslenme stratejileri belirlenmeli"haberi

    Diyetisyen Tabak, “Engelli bireylere yönelik özel beslenme stratejileri belirlenmeli"haberi

    Ege Üniversitesi (EÜ) Engelsiz Ege Birimi Koordinatörlüğü tarafından “Engelli Bireylerin Karşılaştığı Beslenme Sorunları” konulu söyleşi düzenlendi. EÜ Engelsiz Ege Birimi Koordinatör Yardımcısı ve EÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Eskişar Tefçi’nin moderatörlüğünü yaptığı söyleşide Diyetisyen Göksu Tabak konuşmacı olarak yer aldı. Çevrimiçi gerçekleştirilen söyleşiye akademisyenler ve öğrenci katıldı.

             Engelli bireylerin yemek yeme becerilerini etkileyen durumlar hakkında bilgi veren Diyetisyen Göksü Tabak, “Engelin türü ve derecesine bağlı olmadan engelli bireyler kendi kendilerine yemek yiyebilirler. Ancak motor ve sinir sisteminin zedelenmesi, ağız boşluğu ya da kaslardaki yapısal anormallikler, dikkat problemleri, özel diyet gereksinimleri, yetersiz öğrenme ve öğretmen çocuk oranı yemek yeme becerilerinin gelişimini engelleyebilir” dedi.

             Down Sendromu bireylerin yaşadığı beslenme problemlerine değinen Diyetisyen Tabak “Down Sendromu olan bireyler her yaşta yeme içme veya yutma güçlüğü yaşayabilir. Bu sorunlar zamanla ve terapi yardımıyla düzelebilir. Ancak bazı durumlarda bu problemler ömür boyu da devam edebilir. Beslenme tedavisinin temel önerilerinde su tüketiminin artırılması, iş yerindeki ve okuldaki süpervizörlerin tedavi alanına dahil edilmesi, evde yemek hazırlanması, yiyecekleri ödül olarak kullanılmaması, kişinin ilgi ve becerilerine uygun günlük egzersiz rutinin oluşturulması yer alıyor” diye konuştu.

    Otizm-spektrum bozukluğunda beslenme

             Otizm-spektrum bozukluğu olan bireylerin beslenme alışkanlığı ile alakalı bilgiler veren Diyetisyen Tabak, “Otizmi olan bireyler, ışığa, dokunmaya, sese ve tada karşı bir hassasiyet yaşarlar. Bu da besinlerin çeşitliliğini etkiler. Otizm durumunda beslenme gereksinimlerinde herhangi bir farklılık yoktur ve dengeli beslenme sağlık ve gelişim için önemlidir” diye konuştu. Diyetisyen Tabak, otizimli bireylerde meydana gelen beslenme sorunları hakkında bilgi vererek, “Otizm-spektrum bozukluğu, bireylerde yemek zamanlarında rutine ihtiyaç duyulması, kokulara, görüntülere ve seslere karşı hassasiyet, konsitipasyon, diyare gibi sindirim rahatsızlıkları, besinlere aşırı duyarlılık ve sınırlı bir diyet gibi beslenme sorunları görülür” dedi.

             Engelli bireylere özel olarak uygulanması gereken beslenme stratejilerinden bahseden Diyetisyen Tabak, “Engellilik türüne bağlı olarak bireyin enerji ihtiyacı farklılık gösterebilir. Örneğin hareket kısıtlığı olan bireylerin enerji harcamaları daha düşük olabilir. Bireylerin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için protein, vitamin ve mineral ihtiyaçları dikkatlice planlanmalıdır. Engelli bireylerin beslenmesi konusunda temel prensip, kişinin bireysel ihtiyaçlarına ve sağlık durumuna özel beslenme stratejilerinin belirlenmesidir. Bu nedenle bireyin sağlık durumu ve ihtiyaçlarına yönelik olarak beslenme uzmanları tarafından kişiselleştirilmiş beslenme planları oluşturulmalıdır” dedi.

             Diyetisyen Göksu Tabak, söyleşi sonunda katılımcılardan gelen soruları yanıtladı. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir: Çocukların Dişlerinin Çürümemesi İçin Bunlara Dikkathaberi

    Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir: Çocukların Dişlerinin Çürümemesi İçin Bunlara Dikkathaberi

    Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir çocuklarda diş çürüklerinin engellenmesinde öne çıkan konu başlıklarını aktardı. Çocuklarda diş çürüklerinin engellenmesinde altın kuralın doğru ürünler ile doğru fırçalama olduğunun altını çizen Dt. Nurgül Demir üzerinde durulması gereken konuları şöyle sıraladı.

    “Dişlerin günde iki sefer, çocukların yaşına ve çürük risk durumuna göre profesyonel olarak seçilmiş ağız bakım ürünleri kullanılarak, doğru teknikle fırçalanması büyük önem taşıyor” açıklamasında bulunan Dt. Nurgül Demir “Ancak, çocuklarda, ağız hijyeni alışkanlıklarının devamlılığının getirilebilmesi ve yeterli diş temizliğinin sağlanması maalesef her zaman mümkün olmuyor.   Diş fırçalamaya ek olarak uygulanabilecek, diş çürüklerinin önlenmesinde etkili olan koruyucu tedavilerin de üzerinde durmakta fayda var. Diş çürüklerinin oluşumunu önleme ve ilerlemesini durdurmada bilinen en güçlü ajan ise flor” dedi. Tedavisi yapılmayan diş çürüklerine bağlı oluşabilecek ileri düzey enfeksiyon riskinin genel vücut sağlığı açısından zararlarından da bahseden Dt. Nurgül Demir “Kalp hastalığı, diyabet gibi farklı sistemik hastalıklar sebebiyle takip altında olan çocuk hastalarda ağız hijyeninin korunmasının önemini göz önünde bulundurduğumuz zaman, florün dişler üzerindeki koruyucu ve hatta tedavi edici etkisinin gerekliliği tartışılamaz. Flor, hekim tarafından uygulanabilecek profesyonel preparatlarla diş yüzeyine uygulandığı zaman; çürük bakterisinin zarar vermeye başladığı diş minesi yüzeyindeki yapısal bozulmayı durdurarak, tamir sürecini başlatır. Ağız hijyeni alışkanlıklarının doğru teknikle ve ‘flor içeren’ bir diş macunuyla devamlılığının sağlanması, topikal olarak uygulanan florun etkisini arttıracağı gibi; henüz herhangi bir çürük oluşumu görülmeyen, ağız hijyeni iyi olan bireylerde, hastanın kendine uyguladığı, koruyucu sayılabilecek tedavileri sürdürmesini sağlar. 3 yaşa kadar pirinç tanesi, 3 yaştan 6 yaşa kadar bezelye tanesi büyüklüğünde diş macunu kullanılması yeterlidir ve bebeğin ilk dişleri çıkmaya başladıktan sonra florlu macun kullanılmaya başlanmalıdır. Macunun hangi konsantrasyonda flor içermesi gerektiğini, çocuğun çürük riski durumuna göre, çocuk diş hekimi belirlemelidir” açıklamasında bulundu.

    Ebeveyn kontrolü şart

    Florun, önerilen dozlarının üstünde tüketiminin, akut veya kronik yan etkilere sebep olabileceğinin altını çizen Dt. Nurgül Demir “Ebeveyn kontrolünde diş fırçalanması ve macunun tükürtülmesi veya yapılamıyorsa macunun diş yüzeylerinden silinerek uzaklaştırılması, evde bulunan flor preparatlarının çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza edilmesi ve ilgili hekimin çocuğun kullandığı gıda takviyeleri, flor içerikli ürünler hakkında eksiksiz bilgilendirilmesi oluşabilecek riskli durumların önlenmesinde yeterli olacaktır” ifadelerini kullandı.

    Profesyonel Olarak Uygulanabilecek Koruyucu Tedaviler

    Flor vernik preparatlarının, ağızdaki tüm diş yüzeylerine sürülerek uygulanan ve uzun süredir yaygın olarak kullanılan koruyucu tedavi ürünleri olduğunu aktaran Dt. Nurgül Demir “Fissür örtücü yani koruyucu dolgu olarak da bilinen; özellikle daimi dişlerinin çıkmaya başladığı dönemde, dişlerin girintili çıkıntılı olan çiğneyici yüzeylerini örterek; bakteri tutulumunu engelleyen ve temizlenmenin zor olduğu bölgeleri çocuğun diş fırçalama alışkanlığı kazandığı döneme kadar koruma altına almaktadır. Koruyucu dolgular, özellikle çürük riski yüksek çocuklarda önerilen dolgulardır. Yeni nesil fissür örtücüler de flor içermektedir. Son zamanlarda giderek popülerleşen ‘gümüş diamin florid’ uygulamaları ise, başlangıç aşamasında olan çürüklerin ilerlemesini durdurmada etkisi kanıtlanmış olan bir koruyucu tedavi şeklidir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda, başlangıç aşamasındaki çürüklerin durdurulabilmesi; uyutularak diş tedavisi yapılmasına gerek kalmadan, çocuğun koltukta işlem yapılmasına uyum göstereceği döneme kadar ağız hijyeninin kontrol altında tutulmasını sağlar” diyerek öne çıkan diğer başlıkları şu şekilde aktardı:

    1. Çocuklarda beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, çürük oluşumunun önlenmesinde en önemli unsurlardan biridir. Karbonhidrattan uzak bir beslenme düzeni, özellikle çürük riski yüksek olan çocuklarda koruyucu tedavilerin ilk adımı sayılabilir.
    2. Hekim tarafından önerilen miktarda ve doğru fırçalama tekniği ile günde 2 kez uygulandıklarında, florlu diş macunları çürük riskini kesinlikle azaltmaktadır. 
    3. Profesyonel kullanım için üretilen flor preparatlarının yılda 2 kez çocuk diş hekimi tarafından uygulanması, çürük oluşumuna karşı dişleri korur.
    4. Fissür örtücüler, dişlerin girintili çıkıntılı olan çiğneyici yüzeylerini örterek; bakteri tutulumunu engeller ve temizlenmenin zor olduğu bölgeleri çocuğun diş fırçalama alışkanlığı kazandığı döneme kadar koruma altına alarak dişleri çürümeye karşı korur.
    5. Son dönemde giderek popülerleşen ‘Gümüş diamin florid’ uygulamaları ise, başlangıç aşamasında olan çürüklerin ilerlemesini durdurmada etkisi kanıtlanmış olan bir koruyucu tedavi şeklidir. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda, başlangıç aşamasındaki çürüklerin durdurulabilmesi; uyutularak diş tedavisi yapılmasına gerek kalmadan, çocuğun koltukta işlem yapılmasına uyum göstereceği döneme kadar ağız hijyeninin kontrol altında tutulmasını sağlar. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ramazanda Nasıl Sağlıklı Besleniriz? İşte Uzmanından Öneriler!haberi

    Ramazanda Nasıl Sağlıklı Besleniriz? İşte Uzmanından Öneriler!haberi

    1. Dengeli Beslenme: 

    İftar ve sahurda dengeli bir şekilde beslenmeye özen göstermek önemlidir. Protein, lif, vitamin ve mineral açısından zengin yiyecekleri içeren bir menü oluşturmak ve porsiyon kontrolü yapmak kilo kontrolüne yardımcı olur.

     

    1. Hafif ve Az Yağlı Yemekler: 

    İftarda ağır ve yağlı yemeklerden kaçınmak yerine, hafif ve az yağlı yemekler tercih etmek daha sağlıklı olabilir. Izgara, buğulama veya fırında pişirme gibi az yağlı pişirme yöntemlerini tercih etmek de kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

     

    1. Su Tüketimi:

     Gün boyunca su tüketmek tokluk hissi verir ve metabolizmayı hızlandırır. İftar ve sahur arasında bol su içmek kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

     

    1. Hareketli Kalma: 

    Oruç tutarken bile hafif egzersizler yapmak metabolizmayı canlandırır ve kilo kontrolüne yardımcı olur. Yürüyüş, hafif aerobik egzersizler veya yoga gibi aktiviteler Ramazan ayında da yapılabilecek egzersizlerdir.

     

    1. Porsiyon Kontrolü:

    İftar ve sahurda porsiyon kontrolü yapmak önemlidir. Fazla yemek yerine yavaş yavaş ve küçük porsiyonlarla yemek kilo kontrolüne yardımcı olabilir.

     

    1. Sağlıklı Atıştırmalıklar: 

    Ara öğünlerde abur cubur yerine taze meyveler, yoğurt, fındık, badem gibi sağlıklı atıştırmalıkları tercih etmek kan şekerini dengeler ve tokluk hissi verir.

     

    Dengeli ve ölçülü olunmalı!

     

    İftar ve sahurda aşağıdaki önerilere dikkat etmek faydalı olabilir:

     

    İftarda dikkat edilmesi gerekenler;

     

    • İftarda hızlıca çok fazla yemek yemek yerine, hafif bir çorba veya su ile başlayarak mideyi rahatlatmak iyi olabilir.
    • Protein kaynaklarından zengin olan, ızgara tavuk, balık, et gibi besinleri tercih etmek tokluk hissini artırabilir.
    • Sebzeleri, salataları ve lifli gıdaları öğünlerinize eklemek sindirimi kolaylaştırır.
    • Tatlı olarak aşırı şeker içeren yiyeceklerden ziyade, taze meyveleri veya şekersiz tatlıları tercih etmek daha sağlıklı olabilir.

     

    Sahurda dikkat edilmesi gerekenler;

     

    • Sahurda sindirimi kolay ve uzun süre tok tutan yiyecekler tercih etmek önemlidir. Yulaf ezmesi, tam buğday ekmeği gibi lifli gıdalar ve yumurta gibi protein kaynakları iyi bir seçenektir.
    • Bol su içmeyi unutmayın, su vücudu nemli tutar ve gün boyu susuzluğu önler.
    • Kahvaltıda süt ve yoğurt gibi kalsiyum kaynaklarına da yer vermek kemik sağlığı için önemlidir.

     

    Ayrıca, iftar ve sahur arasında ara öğünlerde de hafif ve sağlıklı atıştırmalıklar tercih edilebilir.

    Örneğin, taze meyveler, yoğurt, fındık gibi atıştırmalıklar beslenmeyi dengelemek için faydalı olabilir.

     

    Bu önerilere dikkat ederek Ramazan ayında kilo kontrolü sağlanabilir. Ancak herkesin vücut yapısı ve ihtiyaçları farklı olduğundan, kişisel sağlık durumu ve beslenme alışkanlıklarına uygun bir plan yapmak önemlidir. Eğer kilo kontrolü konusunda endişeleriniz varsa bir beslenme uzmanından veya diyetisyenden destek almak faydalı olabilir.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı