Kategori: Sağlık

  • Antibiyotikler ve Mikro-kirleticilerin Çevreye Yayılması Önleniyorhaberi

    Antibiyotikler ve Mikro-kirleticilerin Çevreye Yayılması Önleniyorhaberi

    Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahar İnce’nin yeni projesiyle, hayvan atıklarından enerji elde etme sürecinde ortaya çıkan gübredeki antibiyotik miktarının düşürülmesi hedefleniyor.

    Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi ve Mikrobiyal Ekoloji Grubu (MEG) Başkanı Prof. Dr. Bahar İnce ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan İnce’nin yürütücü olarak yer aldıkları projeyle, büyük çevre sorunlarından biri olan antibiyotikler gibi mikro-kirleticilerin çevreye yayılmasının önlenmesi amaçlanıyor.

    Türkiye’de faaliyet gösteren bir biyogaz tesisinin iş birliğiyle hayata geçecek çalışmada, hayvan atıklarının enerji üretimi için işlenmesiyle oluşan bir yan ürün olan gübredeki antibiyotik oranlarının azaltılması için iki yıl çalışılacak. 

    Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) kapsamında desteklenmesi planlanan projenin Ar-Ge çalışmaları ise tesisin küçük ölçekli modelinin kurulacağı Çevre Bilimleri Enstitüsü’ndeki laboratuvarda gerçekleşecek.

    TOPRAĞA VE SUYA KARIŞAN ANTİBİYOTİKLER BİZLERE ULAŞIYOR 

    Prof. Dr. İnce, doğaya karışan antibiyotik miktarının her geçen gün arttığını ve bunun bakterilerde antibiyotiklere karşı direnci yükselttiğini vurgulayarak şunları ifade etti: “Bugün bakterilerin antibiyotik direnci dünyanın en büyük problemlerinden biri. Kullandığınız mevcut antibiyotiklerin hastalıklarımızın tedavisinde işlevsiz hale gelmesi tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu süreçte toprağa, suya kısacası doğaya karışan ve bir tür mikro-kirletici olarak tanımladığımız antibiyotiklerin miktarı da artıyor. Bunlar önce toprağa ve sulara daha sonra da canlılarda depolanarak bizlere ulaşıyor.”

    “TESİSLERDEN ÇIKAN GÜBREDEKİ ANTİBİYOTİK MİKTARI YÜKSEK OLABİLİYOR”

    Prof. Dr. İnce özellikle hayvan yetiştirme tesislerinde kullanılan antibiyotiklerin, hayvansal atıklarda biriktiği bilgisini de paylaşıyor. Hayvansal atıklardan elde edilen metan gazı ile enerji üreten biyogaz tesislerinde antibiyotik ihtiva eden atıkların kullanıldığını belirten bilim insanı, “Tesislerde bu atıklar işlendikten sonra yan ürün olarak gübre çıkıyor ve tarımsal alanlarda kullanılıyor. İşte asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü bu gübrede antibiyotik miktarı yüksek olabiliyor. Bunlar toprağa, suya ve tükettiğimiz gıdalara karışıyor. Önce topraktaki bakteriler antibiyotiğe daha dirençli hale geliyorlar, ardından bedenimizdekiler. Bu da bir hastalıkla karşılaştığımızda kullandığımız ilaçların artık işe yaramamasına neden oluyor. Çünkü bunlar vücudumuzda da antibiyotiğe karşı direnç oluşmasına sebep oluyor.” ifadelerini kullandı.

    “KÜÇÜK ÖLÇEKLİ TESİSİ BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NDE KURUYORUZ”

    Proje kapsamında iş birliği yapılan biyogaz tesisinde iki yıl boyunca çalışılacağını söyleyen bilim insanı, tesislerden çıkan gübredeki antibiyotik miktarının düşürülmesi için yeni öneriler geliştirileceğini dile getirdi. Küçük ölçekli bir tesisin Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulacağı bilgisini paylaşan Prof. Dr. İnce şunları ekledi: “Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde bu tesisin küçük ölçekli bir modelini kuracağımız laboratuvarda, gübredeki antibiyotik miktarlarının düşürülmesi ve antibiyotik dirençli bakterilerin tutulması için asıl tesisten elde ettiğimiz ürün ile verilerden faydalanarak Ar-Ge yapacağız. Buradaki çalışmalarımız sonucunda elde ettiğimiz yeni bulgu ve stratejilerin, Türkiye ve dünyadaki benzer tesisler için yol gösterici nitelikte olmasını hedefliyoruz. Bu sayede dünyanın önemli problemlerinden biri olan hayvansal atıklardaki antibiyotik salınımı ile insan bünyesinde yarattığı antibiyotik direncine karşı da önemli bir adım atmış olacağız.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Aydın'da vatandaşların temel sağlık hizmetlerini almada yaşadığı sorunlara Aydın Büyükşehir Belediyesi'nden neşter geliyorhaberi

    Aydın'da vatandaşların temel sağlık hizmetlerini almada yaşadığı sorunlara Aydın Büyükşehir Belediyesi'nden neşter geliyorhaberi

    Özellikle göz polikliniklerinde Aydınlı vatandaşların 2 bazen 3-4 haftaya kadar randevu alamaması nedeniyle yaşanan mağduriyetler bu projeyle ortadan kalkacak.

    Yaklaşık 2000 metrekare kapalı alana sahip olacak hastanede temel muayene hizmetlerinin yanında; katarakt, çocuk ve bebekler için göz sağlığı takip hizmetleri, doğumsal göz hastalıkları, göz tembelliği gibi rahatsızlıkların teşhis ve tedavisi yapılacak.

    Sosyal belediyecilik faaliyetleri yelpazesini her geçen gün daha da büyüttüklerinin altını çizen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu; “her vatandaşımız özel sağlık kurumlarından hizmet alamıyor. Ekonomik koşullar ne yazık ki buna müsaade etmiyor.

    Yapacağımız yaklaşık 150 milyon liralık yatırım ve alacağımız gerekli izinlerin ardından, tam teşekküllü göz hastanemizi Efeler ve Aydın halkının hizmetine sunacağız.” dedi.

    Özellikle dar gelirli vatandaşların katarakt gibi artık kolayca çözülebilecek sağlık sorunlarını çözmek noktasında dahi güçlük yaşadığını ifade eden Çerçioğlu “7’den 70’e tüm vatandaşlarımızın sağlığı bizim için önemli, hayatın her alanında projeler üretmeye, Aydın halkının hayatına dokunmaya devam edeceğiz” dedi.
    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Sağlık'ta Ömür Boyu Yenileme Garantisi'ne dikkat edilmelihaberi

    Sağlık'ta Ömür Boyu Yenileme Garantisi'ne dikkat edilmelihaberi

    Steel Sigorta ve Reasürans Brokerliği CEO’su Abdullah Özcan, sağlık sigortalarında şirketler ile sigortalıları karşı karşıya getiren konuların başında “ömür boyu yenileme garantisi”nin geldiğine dikkat çekerken, “poliçe yaptırırken önceliğiniz, ödeyeceğiniz prim değil, poliçenizin (ÖBYG) ömür boyu yenileme garantisi’ni kapsaması olmalıdır.” dedi.

    Sigorta şirketlerinin tamamlayıcı (TSS) ve özel sağlık sigortası (ÖSS) ürünlerini, ÖBYG teminatı olan ve olmayan şeklinde ayrı ayrı sunduklarına da değinen Özcan, ömür boyu yenileme garantisi sayesinde sigortalının daha sonra ortaya çıkacak sağlık sorunları nedeniyle ek prim alınması veya teminat kapsamının daraltılması gibi sorunlarla karşılaşmayacağını kaydetti.

    2013 yılında Özel Sağlık Sigortası Yönetmeliği’nde bir değişiklik yapılarak,ömür boyu yenileme garantisi ile ilgili düzenlemeler yapıldı.Buna göre sigorta şirketleri yenileme garantisi olan ürün ile olmayan ürünü ayrı ayrı sunmaya başladı. Aynı uygulama halihazırda tamamlayıcı sağlık sigortaları için de geçerli.Sigorta şirketleri farklı bekleme süreleri ve risk değerlendirmeleri uygulamaları ile bu garantiyi sigortalılarına sağlıyorlar. Yenileme garantisi, sigortalının gelecekte karşılaşabileceği ve tedavi maliyeti yüksek olan her türlü hastalık için edindiği bir güvence.

    Steel Sigorta ve Reasürans Brokerliği CEO’su Abdullah Özcan, sağlık sigortalarında şirketler ile sigortalıları karşı karşıya getiren sorunların en başında( ÖBYG) ömür boyu yenileme garanti konusunun geldiğini bildirdi. Özcan, “Sigorta şirketleri TSS ve ÖSS ürünlerini ÖBYG uygulaması olan ve olmayan şeklinde ayrı ayrı satıyorlar.Bu nedenle ÖBYG’ye sahip olmak için öncelikle bu hakkı kapsayan bir poliçeyi satın almalısınız. TSS ve ÖSS poliçelerinin özel şartlar bölümünde yenileme garantisi kapsamı açıkça belirtilir. Poliçenizi alırken mutlaka bu bölümü titizlikle incelemelisiniz veya acentenize danışıp bilgi almalısınız.”dedi.

    ÖBYG’nin sağlık hizmeti konusunda bir çok faydaya sahip olunmasını sağladığını da kaydeden Özcan,sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Sigorta şirketleri ÖBYG’nin henüz geçerli olmadığı sigortalılık döneminde mevcut ya da risk taşıdığınız hastalıklarınıza ek prim ve limit uygulayabilir. Ayrıca bunları teminat dışında da bırakabilir. Ancak ÖBYG alındıktan sonra prim,limitler vb de dahil olmak üzere sigorta şartlarını sigortalı aleyhine değiştiremez. ÖBYG kazandıktan sonra ortaya çıkan hastalıkları kapsam dışı bırakamaz. Kanser vb gibi tehlikeli bir hastalık geçirilse bile sigorta şirketi hastalık giderlerini karşılar.”

    ÖBYG süreleri şirketlere göre farklılık gösterebiliyor

    Ömür boyu yenileme garantisi’nin bazı şartları bulunduğuna da değinen Abdullah Özcan,bu garantiye sahip olacak şartların poliçenin başlangıcında ;sigortalının sağlık geçmişi,taşıdığı riskler ve mevcut hastalıkları incelenerek belirlendiğini söyledi. Özcan,Önceden var olan riskli bir hastalığın saptanması halinde bu hastalığın teminat dışında bırakılabildiğini de belirtti. ÖBYG verilmeden önce poliçe şartlarının belirlenmesinin önemine de dikkat çeken Özcan,hak kazanımı olduktan sonra mevcut teminat kapsamında sigortalı aleyhine hiçbir değişiklik yapılamayacağının altını çizdi.

    ÖBYG hakkı kazanımı için belirli bir sürenin geçmesi gerektiğini kaydeden Özcan,bu sürenin şirketlere göre farklılık gösterse bile 3-4 yılı geçmediğini belirtti. Sigortalının yaşının da ÖBYG için önemli bir kriter olduğunu aktaran Özcan,yaş sınırının genel olarak 18-65 yaş olduğunu bildirdi.

    Öte yandan, tamamlayıcı sağlık sigortalarında sigortalanma yaş aralığının 0-59 yaş olduğuna dikkat çeken Özcan, “Eğer 57 yaşında TSS yaptırırsanız ve yenileme garantisi hakkı 3 yıl sonra ise yaş sınırını geçtiğiniz için bu haktan yararlanamayabilirsiniz.” dedi.  

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Sabah ilaçları sahurda, akşam ilaçları iftarda!haberi

    Sabah ilaçları sahurda, akşam ilaçları iftarda!haberi

    Oruç tutmak isteyen hastaların ilaç kullanımına dikkat etmeleri gerektiğini ifade eden uzmanlar, gebelerin, yolcuların ve ciddi sağlık sorunları olan bireylerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlatıyor.

    Bazı ilaçların sabah-akşam alınması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Bu durumda eğer oruç tutmalarında sakınca görülmediği dile getiriliyorsa sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda almak kaydıyla ilaçlarını aksatmamaya özellikle özen göstermeleri gerektiğini hastalarımıza öneriyoruz.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, ilaç kullanımına özen gösteren hastaların oruç tutup tutamayacağını değerlendirdi.

    Kimler oruç tutamaz?

    Oruç tutmak isteyen hastaların ilaç kullanımına dikkat etmeleri gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, İslam dininin oruç tutma konusunda belli sınırlamalar getirdiğini, oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişilerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlattı. Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, gebelerin, yolcuların ve ciddi sağlık sorunları olan bireylerin oruç tutmamaları gerektiğini hatırlattı. 

    Hastalar doktor izni olmadan karar vermemeli

    Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, psikiyatrik hastalıklarda, diyabette, tansiyonda, düzenli ilaç kullanan hastaların dini açıdan oruç tutmakla ilgili bir yükümlülüklerinin olmadığını ifade ederek, “Ama tüm bunlara rağmen kendini iyi hisseden ve oruç tutmak isteyen hastalarımızın oruçlarını tutarken özellikle doktorlarıyla görüşmesi ve doktorların izni olmadan bu kararı vermemelerini kesinlikle öneriyoruz.” dedi. 

    Sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda alabilirler

    Bazı ilaçların sabah-akşam alınması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Bu durumda eğer oruç tutmalarında sakınca görülmediği dile getiriliyorsa sabah ilaçlarını sahurda, akşam ilaçlarını iftarda almak kaydıyla ilaçlarını aksatmamaya özellikle özen göstermeleri gerektiğini öneriyoruz hastalarımıza.” şeklinde sözlerini sürdürdü.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Bahar ayları, soğuk duşa başlamanın en iyi zamanıhaberi

    Bahar ayları, soğuk duşa başlamanın en iyi zamanıhaberi

    Bahar artık yavaş yavaş geliyor ve havalar ısınmaya başladı. Mevsim geçişi ile beraber hastalıklar da artıyor. Pek çok kişi bağışıklık sistemini güçlendirmek için sağlıklı beslenme ve vitamin takviyesi gibi yöntemleri tercih ederken yeni trend Soğuk Duş. Wim Hof Method – İrade – Nefes – Soğuk çalışmaları eğitmeni Doruk Taraktaş soğuk duşlara nasıl başlanması gerektiğini açıkladı. 

    Bahar mevsiminde, havadaki alerjenlerin artmasıyla birlikte bağışıklık sisteminin güçlü olması daha da önemli hale geliyor. Düzenli olarak alınan soğuk duşlar, bağışıklık sistemini güçlendirir ve vücudu hastalıklara karşı daha dirençli hale getiriyor. Aynı zamanda vücuttaki stres hormonlarını azaltan ve zihni sakinleştirici bir etki yaratan soğuk duşlar sayesinde bağışıklık sisteminin zayıflamasının ardındaki temel etkenlerden olan kronik stres ile de mücadele etmenizi sağlıyor. 

    Tüm bunlara ek olarak kan dolaşımını arttıran, zihni ve bedeni canlandıran “mutlu, sağlıklı ve güçlü” hormonların salgılanmasını sağlayan soğuk duşlar vücudu canlandırarak gününüze enerjik ve mutlu bir başlangıç yapmanıza yardımcı oluyor. 

    Wim Hof Method – İrade – Nefes – Soğuk çalışmaları eğitmeni Doruk Taraktaş soğuk duşlara nasıl başlanması gerektiğini şu şekilde anlatıyor.

    Küçük Adımlarla Başlayın: Soğuk duşa başlarken, vücudunuzu yavaşça alıştırın ve sıcak duşla başlayıp ardından soğuk/ılık suya geçin. Duştayken sadece nefesinize odaklanın ve nefesi yavaşlatmaya çalışın. Vücudunuz zamanla bu değişikliğe alışacaktır.  

    Düzenli Olun: Soğuk duşun etkilerini görebilmek için düzenli olarak uygulayın. 30 saniye ile başlayın ve her hafta 15 sn arttırarak ilerleyin. Haftada 1 gün 5 dk soğuk duş yerine her gün 1 dk daha faydalı olur.

    Kararlı Olun: Soğuk duş almak bazı günler daha zor olabilir, ancak pes etmeyin. Zorlamayın, soğuk suyu kabul edin ve kendinizi suya bırakın. Giriş zor olabilir ancak çıkışta çok güçlü hissedeceksiniz.

    “Bahar aylarında soğuk duşa başlamak, enerjinizi arttırır, bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve stresi azaltır. Stres içinde kontrolde bir zihin yapısı oluşturur” diyen Taraktaş, herkesin vücut yapısı farklı olduğu için, soğuk duşa başlamadan önce bir doktora danışmanızı öneriyor. 

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ramazan'da Böbrek Hastalarına 6 Önemli Uyarı!haberi

    Ramazan'da Böbrek Hastalarına 6 Önemli Uyarı!haberi

    Oruç tutmak fiziksel ve ruhsal sağlığımız üzerinde pek çok fayda sağlasa da, bazı kurallara dikkat etmediğimizde böbrekleri etkileyebiliyor. Beslenmenin hastalıkların tedavisinde, ilerlemesinde veya gerilemesinde önemli olabileceğini belirten Acıbadem International Hastanesi Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ramazan’da beslenme alışkanlıkları değişebileceği için özellikle böbrek hastalarında daha da önemlidir. Kronik böbrek hastalarının oruç tutmadan önce mutlaka hekimleriyle görüşmeleri gerekmektedir” diyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, kronik böbrek hastalarının Ramazan’da sağlıklı ve yeterli beslenmenin yanı sıra bol su tüketmeye de önem vermeleri gerektiğini belirterek, “Böbreklerimizin, vücudumuzda her gün oluşan zehirleri ve zararlı maddeleri atmak, kan yapmak, su ve tuz dengemizi sağlamak, tansiyonumuzu ayarlamak, kemiklerimizi kuvvetlendiren   D vitaminini yapmak gibi birçok işlevi vardır. Zararlı maddeleri atmak ve su – tuz dengesini ayarlamak için günlük alınan sıvının miktarı önemlidir. Günlük sıvı ihtiyacımız 1 – 1,5 litredir. Ramazan, bu yıl normal sıcaklık aylarına geldiği için aynı miktarda sıvı alımı yeterlidir. Aşırı zorlanmamalıdır” diye konuşuyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Böbrek hastalıkları genellenemez. Bu nedenle böbrek hastalığına sahip kişilerin Ramazan’da beslenme yaklaşımları farklı olmalıdır” diyerek, böbrek hastalarının oruç tutarken dikkat etmeleri gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. 

    İftar ve sahurda bol su için

    Az sıvı almak böbrek fonksiyonları üzerine olumsuz etkiden ziyade idrar yolları taşı ve enfeksiyon hastalıklarında önem taşıyor. Dolayısıyla sık idrar yolları enfeksiyonu geçiren veya taş, kum döken kişilerin Ramazan’da daha dikkatli olmaları gerekiyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Bu hastalıklar oruç tutmaya engel değildir. Ancak hastalar iftar ve sahurda içtikleri su miktarını artırabilirler. Ramazan’da iftar yemeği ile sahur arasında en az 1 – 1.5 litre su içilmesi çok önemlidir. Çay ve kahve vücuttan su atılımına neden olduğu için sıvı alımında ana kaynak ise mutlaka su olmalıdır” diyor.

    Midenize aniden yüklenmeyin

    Hastalıkların şiddetlenmesi veya rahatsızlık vermesi susuzluktan çok aşırı yemek yemekten oluşuyor. Normal zamanda bile aşırı yemek sonrası kalp krizleri, beyin kanamaları artıyor. Açlığın ise olumlu etkileri bile olabiliyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Hipertansiyon hastaları, tek böbrekli kişiler, böbreğinde kist veya kistler olanlar bir anda aşırı yemekten kaçınmaları kaydıyla özel bir önleme gerek duymadan oruç tutabilirler. Bu hastalar, suyu iftar ve sahurda bol içmeli, sahura mutlaka kalkmalı, tüketilen tuz miktarına dikkat etmeli, ilaçlarını hekimlerinin önerilerine göre iftar, sahur ve yatmadan önceki zamanlarda düzenli almalıdırlar” diyor.  

    Tuz tüketimini kısıtlayın

    Dünya Sağlık Örgütü, tüketilmesi gereken günlük tuz miktarını 5 gram   olarak öneriyor.  Bu miktar silme bir tatlı kaşığına denk geliyor. Böbrek yetmezliği olan hastaların ise tuz tüketimini daha fazla kısıtlamaları gerekiyorNefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, böbrek yetmezliği hastaları için en önemli sorunun tuz tüketimi olduğu uyarısında bulunarak, “Vücudumuzda su tek başına hareket etmez. Mutlaka tuza eşlik eder. Örneğin idrar söktürücü dediğimiz ilaçlar idrarı söktürmez, tuzu atar, tuz da yanında suyu götürür. Bu nedenle özellikle böbrek ve kalp yetmezliği olan hastalarda tuz beraberinde suyu da tutacağı için tansiyon yükselmesi, kalp ve akciğer yetmezliği, böbrek yetmezliğinin şiddetlenmesine yol açabilir. Bunu önlemek için tuz içeriği yüksek turşu, salamura besinler, dondurulmuş gıdalar, tuzlu kuruyemişler, peynir ve zeytinin tuzlusu gibi gıdalardan uzak durulması çok önemlidir” diyor.

    Bu besinlere dikkat! 

    Böbrek yetmezliği dışındaki ılımlı böbrek hastalarında aşırı diyet kısıtlamasına gerek görülmüyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ancak üre, ürik asit, fosfor ve potasyum yüksekliği, kemik metabolizma bozukluğu varsa diyet önem taşımaktadır” uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kronik böbrek yetmezlikli hastaların kanlarında böbreğin atamadığı üre, ürik asit, fosfor ve potasyum başta olmak üzere birçok zehirli madde birikime uğramaktadır. Eğer hastanın fosfor miktarı yüksek ise fosfor içeren süt ve süt ürünleri ile balık gibi besinlerden kaçınılmalıdır. Diyabet, kronik böbrek yetmezliği ve potasyum tutucu etkisi olan tansiyon ilacı kullanan kişilerin de potasyumdan zengin gıdalar olan kayısı, muz, üzüm, şeftali, kivi, incir gibi meyveler ile bunların suyu, kurusu, reçeli ve marmeladından uzak durmaları gerekmektedir. Ürik asit hem gut hastalarında hem böbrek yetmezliği hastalarında yüksek olabilir. Ürik asit proteinlerin yıkım ürünüdür. Özellikle gut hastalarının hayvansal proteinleri daha az tüketmeleri yararlı olabilmektedir”

    Sahura mutlaka kalkın

    Oruç tutarken yapılan en önemli hatalardan biri sahura kalkmamak oluyor. Ancak tüm gün aç kalacak olmanın kaygısıyla sahurda ağır yemekler tüketilmesi de susamaya yol açmasının yanı sıra hazımsızlık ve reflü gibi sindirim sistemi yakınmalarını artırırken böbrek ve kalp sağlığını da olumsuz etkiliyor. 

    Kahve ve çay vücudu susuz bırakmasın

    Gazlı içecekler, soda, kahve ve çay da içerdikleri sodyum ile idrar söktürücü (diüretik) etkileri sebebiyle fazla tüketildiklerinde kan basıncını ve kalp hızını yükseltebiliyorlar. Ayrıca kafein içeriği yüksek olan kahve ve çay sanılanın aksine sıvı ihtiyacını karşılamak yerine idrar söktürücü özellikleri nedeniyle vücutta su kaybına yol açabiliyor. Dolayısıyla kahve ve çay yerine sıvı ihtiyacınızı su, bitki çayları, şekersiz komposto, ayran ile karşılamaya özen gösterin. 

    ‘Her hastalık ayrı değerlendirilmeli’ 

    Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, her hastalığı ve oruç tutmanın hastalık üzerine etkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğinin önemini vurguluyor. Dr. Bilal Görçin, şunları ekliyor: “Böbrek hastalıklarını 5 evreye ayırıyoruz. Evrelemeyi hastanın kan kreatin değerine göre yapıyoruz. I. ve II. evre en rahat evredir. Kreatinin normal veya çok az yükselmiştir. Bu evrede hastaların beslenme alışkanlıklarında belirtilen hususlara ve ilaçlarına dikkat etmek kaydıyla oruç tutmalarında sakınca yoktur. Evre IV ve V ise diyaliz hazırlık ve diyaliz aşamasıdır. Diyaliz hastaları oruç tutamaz. Çünkü hiç idrarları yoktur ve diyaliz işlemi sırasında verilen ilaçlar elektrotla kana karışır, kanları birçok madde ile temas edilir. Diyaliz hazırlık dönemi dediğimiz evre IV hastalarına da orucu önermiyoruz. Çünkü bu dönem ilaç kullanımı ve damar hazırlık dönemidir. Sorunsuz sonuçlanan böbrek nakli hastalarının ve böbrek vericilerinin ise oruç tutmalarında sakınca yoktur. İlaç kullanım zamanlarını ayarlamaları yeterlidir. Ancak böbrek hastalığı olanların hangi evrede olup olmadığına bakılmaksızın mutlaka nefroloji hekimiyle görüşüp, bu konuda bilgi almaları gerekmektedir”

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Ramazanda İlaç Kullanımını İhmal Etmeyin!haberi

    Ramazanda İlaç Kullanımını İhmal Etmeyin!haberi

    Sağlıklı bir yetişkin belirli bir dönem oruç tutmaya dayanabiliyor. Ancak uzmanlar, hasta ve aşırı yaşlıların, vücutlarında bozukluk veya yetersizlik olması nedeniyle, ilaçlarını aksatmaları durumunda oruç tutmaya dayanamayabileceği veya bozukluk ve yetersizliklerinin daha da artabileceğine dikkat çekiyor.

    Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Turgay Çelik, Ramazan ayında doğru ilaç kullanımına ilişkin bilgi vererek ilaç kullanımın aksatılmaması uyarısında bulundu. 

    Hasta ve yaşlı kişilerin Ramazanda ilaç kullanmamasının hastalıkların alevlenmesine veya yeni hastalıkların tetiklenmesine, tedavinin durmasına, hastalıkların tekrar başlamasına yol açabileceğine dikkat çekti. Turgay Çelik, “Özellikle, yaşlılık, hamilelik ve emzirme gibi bazı özel sağlık durumlarında ve hastalıkların iyileşme dönemlerinde oruç tutma başka bir zamana ertelenebilir. Aksi durumda, orucun, sağlık durumunu kötüleştirebileceği veya hastalık dönemini uzatabileceği unutulmamalıdır” dedi. 

    “İlacı Saatinde Almak Hayati Önem Taşıyabilir”

    Hekimlerin hastanın ilacını “vücutta hastalığı tedavi edecek miktarda olmasını sağlayacak şekilde” yazdığını ifade eden Turgay Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:
     “İlaç alım saatinin ertelenmesi, vücuttaki ilaç miktarını azaltır. Ramazanda, özellikle kalp, şeker, hipertansiyon, astım, tiroid, romatizma, kanser, epilepsi gibi kronik hastalıkları olan kişilerin ilaçlarını aksatmadan almaları hayati önem taşır. Kronik hastalığa bağlı sürekli ilaç kullanması gereken kişilerin, ilaç saatlerini değiştirirken mutlaka doktorlarına danışması gerekir. Bu durumlarda, öncelikle doktorunuzun sağlığınızın oruç tutmaya müsait olup olmadığını ortaya koyması gerekir. Doktorunuzun oruç tutmanıza izin vermesi halinde, ilaç saatleri onun önerisine göre planlanmalı ve sürdürülmelidir. Ayrıca, dengeli ve ölçülü beslenmeye ve yeterli sıvı almaya da özen gösterilmelidir.”  

    Mutlaka Oruç Tutmak İstiyorsanız Doktorunuza Danışın

    “Eğer hastalığınız tedavi edildiyse, daha iyi hale geldiyse, o zaman hekiminizle konuşarak, sahurda ve iftarda ilaçlarınızı kullanarak orucunuzu tutabilirsiniz” diyen Turgay Çelik, şunları kaydetti:

    “Ancak oruç tutmak hastalığı artırıyorsa ve farklı hastalık belirtileri göstermeye başladıysa, kesinlikle oruç tutmayı ertelemek veya bırakmak gerekir. Günde 2 veya 3 defa alınan ilaçlarla süren tedavilerde, bunların yerini değiştirmek mümkün olmadığı için orucu bırakmak gerekir. İlaçlar belirli saatlerde belirli aralıklarla alınmak zorundadır. Gün içinde alınan ilaç varsa veya sıkıntılar ortaya çıkmaya başladığında alınan ilaçlar varsa, o zaman oruç kesinlikle ertelenmeli veya bırakılmalıdır. Her şeye rağmen oruç tutma isteği var ise hekim kontrolünde hastalık durumu ve ilaç dozajı gözden geçirildikten sonra oruca başlanmalıdır.”

    “Oruç Bebek Gelişimine Zarar Veriyor”

    Hamileler ve emzirenlerin oruç tutmasına ilişkin de uyarılarda bulunan Prof. Dr. Turgay Çelik, “Hamileyseniz veya emziriyorsanız oruç tutmamalısınız. Oruç tutmayı doğum sonrasına veya emzirme dönemi sonrasına erteleyebilirsiniz. Çocuk ve kendisi için annenin, iyi ve gıda değeri yüksek besinleri alması ve su tüketmesi gerekir. Hamilelerin oruç tutmasının, bebek gelişimi üzerinde ciddi sağlık sorunları oluşturduğu değerlendirilmektedir. Anne-bebek sağlığı ve gelişimi için bu dönemlerde oruç mutlaka ertelenmelidir” diye konuştu.

    Yine de oruç tutmayı tercih edenler için de önerilerde bulunan Turgay Çelik, şöyle devam etti:

    “Doktor kontrolünde güneş batımı ile doğumu arasında gıda değeri yüksek yemek ve yeterli içecek almaya çok özen gösterilmesi gerekir. Özellikle, oruçlu dönemde aşırı fiziksel aktivitelerden uzak durmaya özen gösterilmelidir. Bu dönemde bebek hareketlerinde azalma, baş dönmesi, yorgunluk, bulantı veya kusma belirtileri gözlendiğinde oruç bırakılmalı ve hemen hekim kontrolü ve desteğine geçilmelidir. Bu arada hamilelik döneminde zaten iyi beslenme alışkanlıklarının sürdürülmesine özen gösterilmeli ve gerekirse ilgili uzman hekimlerden yardım alınmalıdır.”

    Oruç Tutarken Bunları Yaşıyorsanız Mutlaka Doktora Başvurun

    Oruç tutarken açlık nedeniyle rahatsızlık hissedilebileceğini ancak bazı durumların hastalık belirtisi olabileceğini belirten Prof. Dr. Turgay Çelik, şu durumlarda doktora başvurulması gerektiğini kaydetti:   

    • İstirahatle azalmayan yorgunluk, baş dönmesi varsa, düşük tansiyona bağlı olabilir.

    • Bulantı, baş dönmesi ve odaklanma sorunu varsa, susuz kalmaya veya ve az sıvı alımına bağlı olabilir. 
    • Ramazanda az sıvı alımına bağlı böbrek taşı oluşma riski ve belirtileri artabilir.
    • Oruç sırasında kabızlık, kötü sindirim ve mide ekşimesi gibi belirtilerle sık olarak karşılaşılır. Bunların sıklığını azaltmak için sağlıklı ve doğru beslenme gerekir.
    • Çoğu kişi oruç tutarken baş ağrısı ve migren gibi belirtilerin olduğunu belirtir: Bu belirtilerin geçmemesi ve artması halinde doktora başvurulmalı.
    • Oruç sırasında aşırı spor ve fiziksel aktiviteden uzak durmak gerekir. Buna rağmen, spor yapılması gerekli ise günün sonunda hafif spor yapılması tavsiye edilir.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • DEÜ'den Kadınlar Gününe Özel Sağlık Yatırımıhaberi

    DEÜ'den Kadınlar Gününe Özel Sağlık Yatırımıhaberi

    Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), sağlık yatırımlarına bir yenisi ekledi. Kadın ve toplum sağlığının korunmasına yönelik önemli bir adım olarak DEÜ Araştırma Uygulama Hastanesi bünyesinde, ‘Kadın Genital Sistem Kanserleri Tarama Polikliniği’ hizmete alındı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde açılışı yapılan poliklinikte, kadınlarda sık görülen dört farklı genital sistem kanser türevlerinin ve jinekolojik hastalıkların taraması yapılacak.

    Türkiye’nin köklü yükseköğretim kurumlarından birisi olan Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), sağlık alanındaki yatırımlarına bir yenisi daha ekledi. DEÜ’nün İzmir’in Balçova ilçesindeki Araştırma Uygulama Hastanesi bünyesine kazandırdığı ‘Kadın Genital Sistem Kanserleri Tarama Polikliniği’nin açılışı yapıldı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde hizmete alınan, kadın ve toplum sağlığının korunmasında kritik bir misyon üstelenecek olan DEÜ’nün yeni hizmet biriminin açılış törenine; DEÜ Rektör Vekili Prof. Dr. Mahmut Ak, Balçova Kaymakamı Mahmut Halal, Üniversite Üst Yönetimi, Narlıdere İlçe Sağlık Müdürü Dr. Abdulvahap Köse, DEÜ eski Rektörü Prof. Dr. Mehmet Füzün, DEÜ Araştırma Uygulama Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Sefa Kurt, Hastane yönetimi, dekanlar, DEÜ akademik ve idari kadrosu ile DEÜ Hastanesinde tedavilerinin ardından sağlıklarına kavuşan onkoloji hastası kadınlar katıldılar.

    DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE HİZMETE ALINDI

    Dokuz Eylül Üniversitesi’nin sağlık yatırımlarının önemli bir bölümünü içinde barındıran 15 Temmuz Sağlık ve Sanat Yerleşkesindeki DEÜ Araştırma Uygulama Hastanesi bünyesine kazandırılan polikliniğin açılış töreninde konuşan DEÜ Rektör Vekili Prof. Dr. Mahmut Ak, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kadın ve toplum sağlığının korunmasına yönelik öncü adımların sürdürdüğünü vurguladı. Yeni poliklinik biriminin açılışı için özellikle 8 Mart tarihini seçtiklerini ifade eden Rektör Vekili Ak, “Kadınların toplumdaki rollerini ve katkılarını vurgulama şansı bulduğumuz 8 Mart gibi anlamlı bir günde, kendilerini yakından ilgilendiren bu değerli hizmetimizin açılışında yer almaktan mutluluk duyduk. Birimimizde kadınlarda görülen jinekolojik hastalıkların ve çeşitli genital sistem kanser türevlerinin gelişmesine yol açabilecek risklerin önüne geçmek için çeşitli taramalar gerçekleştirilecek. Bunun devamında da hastalara uygun tedaviler uygulanacak. İzmir’de ve bölgemizde kadın sağlığının korunmasında kritik bir misyon üstlenecek birimimizin Üniversitemize ve toplumumuza hayırlı olmasını diliyor; hizmetimizin açılışında emeği geçenlere teşekkür ediyoruz” dedi.

    SIK GÖRÜLEN 4 KANSER TÜRÜ TARANACAK

    Açılış töreninde konuşan DEÜ Araştırma Uygulama Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Sefa Kurt, poliklinik bünyesinde kadınlarda sıklıkla rastlanan dört farklı kanser türünün taramasının gerçekleştirileceğini belirtti. Doç. Dr. Kurt, “Bunlar rahim ağzı kanseri, rahim kanseri, yumurtalık kanseri ve meme kanseri. Hizmete aldığımız birimimizde bu kanser çeşitlerinin taramasını gerçekleştirerek, ilgili görüntülemeler ve kan testleri yapılacak. Hastalar ya da durumu şüpheli olanlar normal randevu sistemimiz üzerinden randevu alarak, polikliniğimizde kontrollerini sağlayabilecekler. Sonuçları doktorlarımız değerlendirecek, hastamızın şüphe durumuna göre kendilerine tanısal testler yapılması için ilgili servislerimize yönlendirmeler yapılacak” bilgisini paylaştı.

    İZMİR’DE BİR İLK

    Dünyada her altı ölümden birinin kanser sebebiyle gerçekleştiğini, tanı konulan her beş kanserden birinin ise jinekolojik kanser türü olduğunu hatırlatan Kurt, “Aynı zamanda jinekolojik kanser türleri tarama ve aşılama çalışmalarıyla yüzde yüz önlenebilir bir kanser türüdür. Tarama işlemlerimizin ardından erken tanı ve tedavi metotlarının belirlenerek uygulanmasını sağlayacak olan Kadın Genital Sistem Kanserleri Tarama Polikliniğimiz, İzmir ve bölgemiz için de alanında bir ilk olacak” şeklinde konuştu. Genital Sistem Kanserleri Tarama Polikliniği’nin bir tanı değil, tarama polikliniği olduğunun altını çizen Kurt, “İlk etapta günde 20 hasta ile başlayacağımız merkezimizde, ilerleyen süreçte 40 hastaya kadar günlük bakım gerçekleştirebileceğiz” diye konuştu.

    Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Figen Çoşkun ise konuşmasında, hizmete alınan birimin İzmir ve çevresinde önemli bir ihtiyaca cevap vereceğini ifade etti. Tören programında konuşan DEÜ Araştırma Uygulama Hastanesi’nde kanser tedavisi görüp sağlığına kavuşan hastalar da katkıları ve tedavi süreçlerindeki desteklerinden dolayı Doç. Dr. Sefa Kurt başta olmak üzere hastane çalışanlarına teşekkür ettiler. Tören açılış konuşmalarının ardından programa katılanların kurdele kesimi ile DEÜ’nün yeni hizmet biriminin açılışı yapıldı.

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Titreme sorununa karşı beyin pili tedavisihaberi

    Titreme sorununa karşı beyin pili tedavisihaberi

    Parkinson ve titreme gibi hareket bozukluklarında ve kronik hale gelen bazı ağrılarda kullanılan pil tedavisi, hastaların şikayetlerini önemli ölçüde azaltıyor. Beyin pili tedavisinde hastada kalp, tansiyon, akciğer hastalıkları gibi ameliyatı engelleyecek durumların olmamasının önemli olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü Direktörü Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, “İlaçların yetersiz kaldığı ya da yan etkilerinden dolayı istenilen dozların verilemediği hastalar da pil tedavisinden faydalanıyor. Kalp piline benzeyen beyin ve omurilik pili, iki elektrot aracılığıyla beyindeki bir merkeze elektrik ileterek hareket bozukluğunu ve kronik ağrıları azaltılıyor ya da ortadan kaldırılıyor. Cerrahi açıdan en uygun zamanı yakalamak için erken dönemde doktora başvurmak önemli” açıklamasında bulundu.

    Hareket bozukluğu; kuvvet ya da duyu kaybı olmaksızın hareketlerin başlaması ve sürdürülmesi sırasında görülen yavaşlama, hareketlerde düzensizlik veya titreme gibi durumları ifade ediyor. Hareket bozukluklarının büyük bir kısmının, beyinde hücreler arasında iletişimi sağlayan kimyasalların azalmasından veya bunların düzensizliğinden kaynaklandığını paylaşan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü Direktörü Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, “Sorunun genetik temelleri de var ancak henüz tam olarak çözülemedi. Örneğin Parkinson hastalığında bu yönde genetik çalışmalar var. Özellikle daha yaygın olarak görülen titremenin aile içinde genetik geçişli olduğu biliniyor. Pil tedavisi sadece hareket bozukluğunda değil, ağrılarda da hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor” dedi.

    Parkinsonun ilk belirtileri diğer hareket bozukluğu hastalıklarıyla karıştırılıyor

    En çok bilinen hareket bozukluğu hastalıklarının orta ve ileri yaş gruplarında görülen Parkinson ve titreme olduğunu dile getiren Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü Direktörü Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, “Titreme daha yaygın ancak daha az sıklıkla tedavi gerektiren bir hastalık. Parkinson ise üzerinde daha çok bilimsel çalışmanın yapıldığı ve daha etkin tedavilerin araştırıldığı bir sorun. Özellikle; hastalarda sıklıkla hareketlerde yavaşlama, vücutta genel bir sertlik hali, denge bozukluğu ve istirahat halinde bile ortaya çıkan titremeyle kendini gösteriyor” diye konuştu. Parkinsonun ilk evrelerinde, diğer hareket bozukluğu hastalıklarıyla karıştırılabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, “Tanı konduktan sonra ilk olarak ilaç tedavisi uygulanıyor. Bazen hastalığın hızlı ilerlediği dönemler olurken, yıllarca hiç ilerlemediği de olabiliyor. Ancak hastalığın yavaş da olsa ilerlemesiyle birlikte cerrahi tedavi de gündeme gelebiliyor. Özellikle ilaç tedavisine yanıt alınamadığı durumlarda cerrahi tedavi seçeneği değerlendiriliyor. Parkinson hastalığında cerrahinin en faydalı olduğu bir dönem var ki bu da hastalığın orta evresine denk geliyor. Çok erken dönemlerde hastalar ilaç tedavisinden yeterli faydayı gördükleri için cerrahiye ihtiyaç duyulmuyor. Çok ileri dönemlerde ise artık cerrahiden fayda görmeyecek bir durum söz konusu oluyor. Dolayısıyla cerrahinin erken dönemde düşünülmesi ve değerlendirilmesi önemli” şeklinde konuştu.

    Beyin pili hastalığı değil, şikayetleri azaltıyor

    Beyin pili ameliyatlarının 1987 yılından bu yana yapıldığının ve bugüne kadar 300 binin üzerinde Parkinson hastasına başarıyla uygulandığının altını çizen Prof. Dr. Mehmet Çağlar Berk, “Her şeyden önce beyin pili, hastalığın kendisini tedavi etmeyi değil, hastanın şikayetlerini azaltmayı amaçlayan bir tedavi. Bu önemli, çünkü hastanın şikayetleri azaltıldığında yaşam kalitesi de ciddi oranda yükseliyor. Eğer ameliyat planlanırken ortaya konan hedeflere ulaşılırsa hastanın şikayetleri yüzde 80-85 oranında, hatta daha yüksek oranlarda azalıyor. Bardak ya da kalem tutamama, yürüyememe gibi sorunlar büyük oranda ortadan kalkıyor. Titreme şikayetlerinin azaltılmasında yüzde 75-85 oranında başarı sağlanıyor. Hareketlerdeki yavaşlamada yüzde 50-60, vücuttaki sertlik şikayetlerinde de yüzde 60-70 düzeyinde bir iyileşme söz konusu” dedi.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Türkiye'ye dönüş yapan Egeli akademisyen Dr. Günay Eşiyok, toksoplazmaya karşı attenüe aşı geliştirecekhaberi

    Türkiye'ye dönüş yapan Egeli akademisyen Dr. Günay Eşiyok, toksoplazmaya karşı attenüe aşı geliştirecekhaberi

    Berlin Humboldt Üniversitesi Moleküler Parazitoloji Anabilim Dalında doktor öğretim üyesi olarak çalışan Dr. Özlem Günay Eşiyok, TÜBİTAK’ın 2232-B Uluslararası Genç Araştırmacılar Programı kapsamında Türkiye’ye dönüş yaparak Ege Üniversitesinde çalışmalarına başladı.

    Tersine beyin göçü programıyla Türkiye’ye dönüş yaparak Ege Üniversitesinde bilimsel çalışmalara başlayan Dr. Özlem Günay Eşiyok, toksoplazmaya karşı attenüe bir aşı geliştirecek.

    Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Budak, Dr. Özlem Günay Eşiyok ve ekibini makamında ağırlayarak çalışmalarından dolayı tebrik etti. Rektör Prof. Dr. Necdet Budak, “Tam akredite öğrenci odaklı araştırma  üniversitemiz çalışmalarını yurt dışında sürdüren bilim insanları için ülkemizin önemli yükseköğretim kurumlarından birisi haline geldi. Devletimizin tersine beyin göçü politikası kapsamında Berlin Humboldt Üniversitesi Moleküler Parazitoloji Anabilim Dalında Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Dr. Özlem Günay Eşiyok üniversitemizde göreve başladı. Dr. Özlem Günay Eşiyok araştırmalarının büyük bir kısmını  Üniversitemiz Aşı Geliştirme, Uygulama ve Araştırma Merkezinde gerçekleştiriyor. Hocamız aynı zamanda Üniversitemizde bulunan Derin Teknoloji Fabrikası altyapısından da faydalanılacak. Toksoplazmaya karşı attenüe bir aşı geliştirecek olan bilim ekibimizi tebrik ediyorum” dedi. 

    Yürütülen çalışma ile ilgili bilgi veren Dr. Özlem Günay Eşiyok, “Geri dönüş projesinde insanların ortalama 1/3’ünü enfekte eden ve insanlığın yakın dostu  kedilerin dışkısı ile insanlar dahil tüm sıcakkanlı hayvanlara yayılan  Toxoplasma gondii parazitine karşı ileri teknolojik bir genom değiştirme yöntemi olan CRISPR-Cas kullanılarak canlı-atenüe aşı geliştirilmesi amaçlanmıştır. Projenin odağında olan, dünya popülasyonunun yüzde 30’unun seropozitivite gösterdiği Toxoplasma gondii parazitinin enfeksiyonu bağışıklık sistemi güçlü olan insanlarda semptomsuz seyrederken bağışıklıklık sistemi zayıf olan (örn. kronik rahatsızlığı olan, organ nakli yapılmış, kanser tedavisi gören, HIV-pozitif ya da bağışıklık baskılayıcı ilaç tedavisi alan) bireylerde ciddi komplikasyonlara yol açabilir; hatta ölüme kadar götüren ciddi sonuçlar doğurabilmektedir.  Ayrıca, hamilelik döneminde alındığında parazit fetüse geçerek düşüklere ve doğumsal anomalilere de neden olabilmektedir” dedi.

    “Doku kistiyle enfekte olan hayvanların etleri halk sağlığını tehdit ediyor”

    Dr. Özlem Günay Eşiyok, “Sağlıklı bireylerin ve besi hayvanlarının beyin, göz gibi merkezi sinir sistemi organlarına ya da kas hücrelerine yerleşerek doku kisti formunda fırsatçı şekilde bekleyen parazit, akut forma dönüşüp doku nekrozlarına sebep olabilir. Doku kisti taşıyan hayvanların etlerinin iyi pişmeden tüketilmesi, parazit ile bulaşı olan su ve gıdaların tüketilmesi ya da kedi fekal atıkları ile birebir kontaminasyon insanlar enfeksiyolarının başlıca sebepleri arasında yer almaktadır. Koyun, keçi, sığır gibi çiftlik hayvanlarında parazitin doku kisti oluşturan formunun varlığı hayvanların telef olmasına sebep olmakta ve ciddi ekonomik kayıpları beraberinde getirmektedir. Doku kisti ile enfekte bu hayvanların etlerinin tüketilmesi ise halk sağlığını ciddi ölçüde tehdit etmektedir. Kompleks yaşam döngüsünden kaynaklı, parazite karşı mücadelede yüksek etkiye sahip ve insanlara uygulanabilen önlem amaçlı kullanılabilecek herhangi bir aşı bulunamakla beraber, enfeksiyonu tedaviye yüzde 100 yanıt veren bir ilaç da mevcut değildir. Günümüzde sadece koyunlarda kullanımı ruhsatlandırılmış olan ve yalnızca birkaç ülkede satışı gerçekleşen ToxoVax adı verilen tek bir aşı mevcuttur. Bu nedenle hem besi hayvanları hem de insanlar üzerinde uygulanabilecek ve koruma amaçlı kullanılabilecek yerli ve etkin bir aşının geliştirilmesi ülkemizde hala büyük bir ihtiyaçtır” diye konuştu.

    “Aşı önce deney hayvanları sonra besi hayvanları üzerinde test edilecek”

    Dr. Özlem Günay Eşiyok, “Projedeki birincil amaç, parazit genomunda virulanstan yani konağı enfekte etme ve hastalık yapma yeteneğinden sorumlu genlerin hedeflenerek moleküler yöntemlerle silinmesi ile mutant parazit suşları oluşturup mutantların canlı ancak zayıflatılmış yani attenüe parazit aşıları olarak kullanımlarını ve etkinliklerini test etmektir. Gelişen teknolojiler ve genom düzenleme yöntemlerinin yaygın şekilde kullanılmaya başlanması parazitin isteğe bağlı şekilde virulansının azaltılmasına izin verecek ve umut ediyoruz ki etkili, veteriner amaçla kullanılabilecek canlı-atenüe bir aşı geliştirmesine olanak sağlayacaktır. Elde edilen sonuçlar ışığında, geliştirilen aşıların bağışıklık sisteminde yanıt oluşturup oluşturmadığı öncelikle deney hayvanları üzerinde test edilecek sonrasında ise besi hayvanları üzerinde uygulanmalara başlanacaktır” dedi.

    Yürütücülüğünü Dr. Özlem Günay Eşiyok’un yaptığı proje ekibinde; Ege Üniversitesi Aşı Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Adnan Yüksel Gürüz, Prof. Dr. Mert Döşkaya, Doç. Dr. Aysu Değirmenci Döşkaya ve Doç Dr. Muhammet Karakavuk ile Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Can yer alıyor. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı